26 Kasım 2009 Perşembe
31 Mayıs 2009 Pazar
İSLAM TOPLULUMUNDA YAŞAYAN GAYR-İ MÜSLİMLER
İnsanlar inanç bakımından iki gruba ayrılır: Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu ve bütün insanlığın peygamberi olduğuna inananlar bunlara Müslüman denir. Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmayan kimselere de gayr-i müslim denilir. Bu tanıma göre ehl-i kitap olanlar (yahudiler ve hristiyanlar), mecusiler, dehriler, sâbiîler, mürtedler, müşrikle gayri-i müslim sınıfına girmektedirler.İslâm ülkesinde bulunan gayr-i müslimlerle müslümanlar arasında birçok münâsebetler vardır. Bunlar iki grupta ele alınabilir: Zımmîler: Zımmî kelimesi, zimmet kökünden türemiştir. Sözleşme, antlaşma anlamlarına gelir. Istılahta ise; antlaşma sonucu sürekli olarak İslâm ülkelerinde ikamet etme hakkına sahip olanlara zımmî; müslümanlarla gayr-i müslimler arasında yapılan bu sözleşmeye de zimmet akdi denilir.Mekke'nin fethinden önce yapılan akidler sürekli olmamıştır. Yahudilerle ve Mekke müşrikleri arasında yapılan sözleşmeleri örnek olarak gösterebiliriz. Bu sözleşmeler belirli bir müddet sonra sona ermiştir. Ancak, Mekke'nin fethinden sonra nâzil olan "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulumün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın" (et- Tevbe: 9/29) ayetiyle gayr-i müslimlerden cizye alınmasına işaret edilmiştir. Dolayısıyla zimmet akitleri Mekke'nin fethinden sonra yapılmıştır.Gayr-i 'müslimlerden bazılarıyla zimmet akdi yapılamaz; mürtedlerle bu akdin yapılması mümkün değildir. Hanefi fukahâsı putperest Araplarla bu akdin yapılamayacağı görüşündedir. İmam Şâfiî ve İmam Hanbel'e göre ehl-i kitap ve mecusiler dışındaki gayr-i müslimlerle bu akit yapılamaz. Evzâî ve İmam Mâlik'e göre bütün gayr-i müslimlerle bu akit yapılır.
Gayr-i müslimler şu yollardan biriyle İslâm tebaasına girer ve zımmî olurlar: İzinle İslam ülkesine girdikten sonra bu ülkeden haraç arazisi satın alanlar ve bu araziyi işletenler; ikamet izni bittiği halde ülkeyi terketmeyenler; evlenerek erkeğin tebaasına katılan kadın (Kadın, ikamet vb. konularda kocasına bağlı olur). Cizye vermeyi kabullenen fethedilen ülke halkı.İslâm ülkesi tebaasına giren bir zımmînin tebaalığını kaybetmesi için şu suçları işlemesi gerekmektedir: Müslüman bir kadınla zinâ etmek; müslümanlara savaş açmak; müslümanların inançlarını ifsat etmeye kalkışmak; devlet düzenine karşı çıkmak; cizye vermemek.Zımmîler devlet başkanı, ordu komutanı ve hâkim olamazlar. Çünkü bu görevler doğrudan doğruya müslümanlarla ilgilidir. Dünyevî işlerde zımmîlerden bildikleri konularda yararlanılabilir.İslâm tebaasına giren Zimmîlere seyahat, ikamet, din ve vicdan hürriyetiyle birlikte eğitim, çalışma, sosyal ve kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı da verilmiştir.Zımmîlerin İslâm devletine karşı bazı yükümlülükleri vardır; bunlar, mali ve diğer yükümlülükler olmak üzere ikiye ayrılır. Malî yükümlülüklerin başında cizye gelmektedir. Cizye almak nassla sabittir (et-Tevbe, 9/29). Peygamberimiz (s.a.s.) düşmanla karşılaşan ordu komutanlarından şu üç emrin yerine getirilmesini ister: İslâm'a davet etmek, cizye istemek, savaşmak . Her zımmîden cizye alınmaz; bunun belirli şartları vardır: Cizye, ergenlik çağına gelmiş erkeklerden alınır. Kadınlar ve köleler cizye ödemezler. Kör, kötürüm, yoksul ve çalışamayanlardan Şafiîlere göre cizye alınır, diğer mezheplere göre cizye alınmaz. Bazı mezheplere göre, gayr-i müslimlerin din adamlarından, çalışamayacak durumdaki çiftçilerden de cizye alınmaz.Harac ise ictihad yoluyla alınan bir vergidir. Bir tür vergi bazan arttırılabilir, bazan da azalır.
Devletlerarası ticaretlerden alınan vergiye de "uşür" adı verilir.Gayr-i müslimler, müslümanları kendi dinlerine davet edemezler; müslümanları küçük düşürücü davranışlarda bulunamazlar; kılık ve kıyafetleri yönüyle müslümanları taklid edemezler; yasaklanan fiilleri işleyemezler; haram olan şeyleri müslümanlara satamazlar.Müslümanlarla ilişki içinde bulunan gayr-i müslimlerin diğer bir grubuna da "müste'men" adı verilir; "güven içinde olan, emân verilen, güvenliğe kavuşan" anlamlarını ifade eder. Terim olarak anlamı; belirli bir süre için İslâm ülkesine girmek ve orada emin olarak kalabilmek için kendisine izin verilmiş olan gayr-i müslime bu ad verilir.Kuran'da "Eğer müşriklerden biri emân dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır" (et-Tevbe, 9/6) ayeti bu konuya delil teşkil etmektedir.Müste'menler dört sınıfa ayrılmaktadırlar: Elçiler, tüccarlar, ilim tahsilinde bulunanlar, ziyaret ve gezmek amacıyla gelenler.Emânın nasıl, kimlere ve kimler tarafından verildiğini şöylece özetleriz:1- Özel emân: Bir kişiye veya küçük bir gruba verilen emândır. Bu emânı, büluğ çağına gelen herkes verebilir: Hanefilere göre bu emânı müslümanlarla aynı safta savaşan zımmîler bile verebilir. .2- Genel emân: Büyük bir topluluğa, yerleşim bölgesine verilen emândır. Hanefilere ve Şâfiîlere göre bunu ancak devlet başkanları verebilir.3- Örf ve âdete göre verilen emân: Bunlar, kendilerine emân verilmediği halde emân verilmiş olanlardır. Yanlarında bulunan mektuplar, ticaret mallan müste'men sayılmasına delâlet eder. Bunlar; elçiler ve tüccarlardır.4- Antlaşmadan doğan emân: Antlaşma yoluyla elde edilen emândır.5- Yakınlık yoluyla emân: Bir şahsa verilen emân onun çocuklarını da içine alır.Emânın sona ermesi müste'menin İslâm ülkesinden çıkıp harp ülkesine girmesiyle başlar. Bunlar İslâm ülkesinin vatandaşı değildir.Hanefîlere göre, müste'menlere Allah hakkından ve kamu haklarından dolayı ceza verilmez. Hırsızlık, soygun gibi. İmâm Şâfiî'ye göre ise ceza verilir.Müslümanların veya gayr-i müslimlerin hayata karşı işledikleri suçlarda suç işleyenin durumu göz önüne alınır. Suçu işleyenin kimliğine göre farklı cezalar uygulanabilir. Bir müslümanla bir gayr-i müslim, veya bir mürted aynı cezaya çarptırılmaz. Bazı hukukî farklılıklar ortaya çıkar; ama hiçbir zaman gayr-i müslime haksızlık yapılmaz.Evliliklerde din olgusu önemli bir meseledir. Müslüman bir erkeğin ehl-i kitap bir kadınla evlenmesinde sakınca yoktur (el-Mâide, 5/5). Müslüman bir erkek müşrik kadınla evlenemez. İmanlı bir cariye müşrik kadına tercih edilmektedir (el-Bakara, 2/221). Müslüman kadın müşrikle evlenemez (el-Bakara, 2/221). Ailede etkin kişinin erkek olduğu düşünüldüğünde müslüman bir kadının ehl-i kitaptan bir erkekle evlenmesine izin verilmemiştir. Gayr-i müslimlerin kendi aralarındaki evlilikleri mûteber kabul edilmiştir. Bunların kendi aralarında belirlemiş oldukları mehirler mûteberdir, geçerlidir. Müslüman erkekle evlenmiş olan gayr-i müslim kadın, kocasından boşandığı zaman müslüman kadının iddetine tabidir. Müslüman bir erkekten boşanan müslüman bir kadın kocasından nasıl nafaka alıyorsa, gayr-i müslim bir kadın da müslüman bir erkekten ayrıldığı zaman müslüman kadın gibi, nafaka alır.Gayr-i Müslimlerin yiyecekleri Müslümanlar için helâldir. Kuran'da, "Kendilerine kitap verilenlerin yemeği, size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Macide, 5/5) buyrulmaktadır. Gayr-i Müslimlerle insanî ilişkiler sürdürülür; hastaları ziyaret edilir, hediyeleşilir, selamlaşılır; dünyevî konulardaki bilgi ve becerilerinden yararlanılır komşuluk münasebetleri sürdürülür.
MÜSLÜMANLARIN BATIYLA HRİSTİYANLARLA KARŞILAŞMASI VE MEDENİYETLERE ARASINDAKİ ETKİLEŞİM
İslam Medeniyetinin batı medeniyetiyle ilk karşılaşması, tercümeler asrı ve bunun sonrasında gelişen Endülüs Medeniyetinin ortaya çıkışıydı. Tercümeler asrında(miladi 9. yüzyıl), eski Yunan metinleri bir bir Arapçaya tercüme ediliyor ve İslam Dünyası eski Yunan metinleriyle yüzyüze geliyordu. Emevi Halifesi Me’mun döneminde, devlet eliyle Sokrat, Eflatun ve Aristo başta olmak üzere, eski Yunan filozoflarının bir çok eseri Arapça’ya tercüme edilmiştir. Eski Yunan eserlerinin tercüme edilmesinin, biri İslam medeniyetine, diğeri Eski Yunan metinlerine ait iki sonucu olmuştur:
Birincisi, İslam medeniyetinde var olan mutezile akımı güçlenerek, içeride bulamadığı fikri desteği dışarıdan gelen takviye ile bulmuştur. Böylece mutezile düşüncesi, önceleri islami kaynakları anlama çabası iken, tercümelerden sonra felsefi bir mecraya dönüşmüştür. Bir çok mitolojiyi de içinde barındırdığından dolayı Yunan felsefesi, özelde mutezileyi genelde de İslam düşüncesini derin bir şekilde etkilenmiştir. İslam aklı da bu dönüşümden nasibini alarak durağanlaşmış ve taklid dönemi başlamıştır.
İkincisi, tercümelerden sonraki eski Yunan eserleri de değişime uğramış, ve eski metinler İslami bir cilayla parlatılmıştır. Bir tür bilginin islamileştirilmesi(doğruluğu tartışılmalı) gibi bir muameleye tabi tutulan Eski Yunan metinleri, müslümanca bir okumaya tabi tutulmuştur. Dolayısıyla eski eserler, saf halini muhafaza edememiş, Müslümanların tercümesiyle batıya sunulmuştur. Daha sonraları ortaya çıkan Rönesans hareketlerine ve günümüzdeki batı medeniyetinin inşasına, işte bu eserlerin tercüme edilmesinin etkisi göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla bu günkü batı medeniyetinde, sırf eski Yunan medeniyetinin saf ve yeni bir versiyonu diye bakmamak gerekiyor. Çok baskın olmasa da içinde vahyin unsurlarını barındıran bir niteliğin varlığını gözlemliyoruz. Tercümelerden sonra, İslam ordularının İspanya kapılarına dayanması ve Müslümanların Avrupa ile fiziki olarak teması Endülüs İslam medeniyetini doğurmuştur. Bu medeniyetin doğuş sürecinde, Müslümanlar İspanyaya taşınmış, mahalle mahalle, sokak sokak hristiyan batı kültürüne komşu olmuşlardır. Aynı şehirde birlikte yaşayan Müslim ve gayr-i Müslim topluluğun hayat tarzı, gündelik hayatta sık sık, yan yana, karşı karşıya, kimi zaman uzlaşarak, kimi zaman tartışarak ve çarpışarak karşılaşmıştır. Müslümanlar kendi hayat tarzlarını, gayr-i Müslimler de kendi hayat tarzlarını yaşamış, tartışmış ve ortaya Endülüs İslam Medeniyeti çıkmıştır. Böylece, kendinden emin olan Müslümanlar, batıyla yüz yüze gelmekten çekinmemiş ve kendi orijinal hayat tarzını yaşayarak bir medeniyetin doğmasına yol açmıştır.
İslam medeniyetinin batıyla bir diğer karşılaşması, haçlı ordularının Müslümanların topraklarına girişi ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlardır. Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde, Haçlı ordularını, memleketlerine geri döndüğünde sadece Müslümanların barbar olmadığını anlamadılar. Aynı zamanda, kendi hayat standartlarının çok ötesinde bir medeniyetin var olduğunu ve bu medeniyetin vahye dayalı kaynaklarını da öğrendiler.
İslam medeniyetinin batıyla dördüncü karşılaşması, Osmanlı döneminde olmuştur. Rumelide fetihlere başlayan Osmanlı orduları, fethettikleri yerlere önemli ölçüde Müslüman bir nufusu yerleştirerek, fethedilen bölge nufusunun islamileştirilmesini politika olarak benimsemişlerdir. Bu politikanın jenosidden ve asimilasyondan çok açık bir farkı vardır. Jenosid ve asimilasyonda, istila eden güç, istila edilen bölgedeki nufusu zorunlu bir göçe tabi tutup, ya da etnik temizlik adına idam vs. gibi yollara tevessül etmektedir. Osmanlı politikasında ise, yerleşilen bölgedeki insanların dini ve etnik olarak baskı görmesi bir yana, özellikle korunduğunu görmekteyiz. Sadece Anadolu’da yaşayan, Müslüman aileler, Rumeline göç ettirilerek, gayr-i Müslim nufusun içerisinde ikamete teşvik edilmiştir. Böylece, aile yapısı, ticari hayat, şehir kültürü gibi alt unsurları içinde bulunduran İslami kültür ve medeniyet yapısı, batı medeniyetiyle aynı coğrafyada, aynı ortamda buluşmuştur. Sonuçta iki medeniyet etkileşim içine girmiş ve Müslümanlar, batıdan bir çok şey öğrendiği gibi, Avrupa da islami birikimden çok şey öğrenmiştir.
Sonuç olarak şunları söyleyebilirim: Günümüzde İslam medeniyetinin batıyla yeni bir karşılaşmasına şahit oluyoruz. Avrupa Birliği projesi bu gün yeni bir safhaya girmiştir. Nufusunun çoğu Müslüman bir ülkeyi içine almaya çabaları sadece Türkiye ile Avrupa ülkelerinin arasında cerayan etmiyor. Bu aynı zamanda iki medeniyetin de bir araya gelme çabası olarak anlaşılmalı. Bir tarafında eski Yunan birikimini içinde barındıran ve hristiyan bir nufusa sahip olan bir Avrupa, diğer yandan yüzyılların dini ve kültürel birikimine sahip bir Türkiye olunca işin rengi değişiyor.
Türkiye coğrafyası, bulunduğu konum itibariyle İslam ülkelerinin bir parçası ve Asya’nın bir parçası olması sebebiyle, Avrupa ülkeleri, kendi medeniyetlerinin dışında, dini, sosyal ve güçlü bir medeniyetle karşı karşıya gelmektedirler. Bu yeni medeniyet, hem kendi içlerine girmekte ve ‘içeri’den iş görmekte; hem de coğrafi olarak, İslam dünyasına sınır olacak bir Avrupa’nın, Müslüman ülkelere komşu olmasından dolayı, komşuluk ilişkileri itibariyle bir kültürel ve dini bir karşılaşma olmakta ve ‘dışarı’dan iş görmektedir. Her ne kadar geçen yüzyılın ortalarından başlayarak gittikçe artan bir biçimde İslam coğrafyasından çeşitli nedenlerle Avrupa’ya göç edenler, kendi inanç ve kültürünü Avrupa’ya taşıyarak, iki farklı inanç gruplarının karşılaşmasına yol açmışlarsa da bu yeni durum biraz daha farklıdır. Şimdi daha güçlü bir karşılaşma söz konusudur. Her iki ülke halklarının, kültürel, dini ve ahlaki temasları söz konusudur.
İslam tarih ve düşünce yapısına baktığımızda bu tür karşılaşmaların bir çok örneğini görmekteyiz. Ve bu tür karşılaşmalardan İslam dünyası, çoğu zaman kazançlı çıkmıştır. Öyle ise, bu tür karşılaşmalardan, bırakınız bir müslümanın korkmasını, bilakis bu tür karşılaşmaları tercih etmesini beklemek, tebliğle görevli her müslümanın yapması gereken bir davranış olarak görmek yanlış olmaz. Karşılaşmaktan korkanlar, kendi zayıf inançlarından korkmalı. Zira zayıf inançlar, bir başka kültürle karşılaşsa da karşılaşmasa da zayftır ve çoğu zaman kaybolma tehlikesiyle maluldür. Yapılması gereken batıyla yüzleşmekten korkmak değil, bilakis batıyla fikri ve dini bir mücadele ortamına girmektir. Zira hak, batılla karşılaştırıldığında kıymeti ortaya çıkar ve anlaşılır.
____________________
BARKAN, Ö . L ÖŞÜR, İA, 482-488
ERKAL, M. CİZYE, DİA. 42-48
KALLEK, C, HARAC, DİA, 71-90
Mesud Sabri, Kahire Üniversitesinde Daru’l-Ulum’da araştırma görevlisidir ve www.islamonline.net sitesinin (Arapça) editörlüğünü yapmaktadır.Çev: Barış Hoyraz
http://www.diyanet.gov.tr
http://www.endulus.net
İslam Ansiklopedisi
Gayr-i müslimler şu yollardan biriyle İslâm tebaasına girer ve zımmî olurlar: İzinle İslam ülkesine girdikten sonra bu ülkeden haraç arazisi satın alanlar ve bu araziyi işletenler; ikamet izni bittiği halde ülkeyi terketmeyenler; evlenerek erkeğin tebaasına katılan kadın (Kadın, ikamet vb. konularda kocasına bağlı olur). Cizye vermeyi kabullenen fethedilen ülke halkı.İslâm ülkesi tebaasına giren bir zımmînin tebaalığını kaybetmesi için şu suçları işlemesi gerekmektedir: Müslüman bir kadınla zinâ etmek; müslümanlara savaş açmak; müslümanların inançlarını ifsat etmeye kalkışmak; devlet düzenine karşı çıkmak; cizye vermemek.Zımmîler devlet başkanı, ordu komutanı ve hâkim olamazlar. Çünkü bu görevler doğrudan doğruya müslümanlarla ilgilidir. Dünyevî işlerde zımmîlerden bildikleri konularda yararlanılabilir.İslâm tebaasına giren Zimmîlere seyahat, ikamet, din ve vicdan hürriyetiyle birlikte eğitim, çalışma, sosyal ve kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı da verilmiştir.Zımmîlerin İslâm devletine karşı bazı yükümlülükleri vardır; bunlar, mali ve diğer yükümlülükler olmak üzere ikiye ayrılır. Malî yükümlülüklerin başında cizye gelmektedir. Cizye almak nassla sabittir (et-Tevbe, 9/29). Peygamberimiz (s.a.s.) düşmanla karşılaşan ordu komutanlarından şu üç emrin yerine getirilmesini ister: İslâm'a davet etmek, cizye istemek, savaşmak . Her zımmîden cizye alınmaz; bunun belirli şartları vardır: Cizye, ergenlik çağına gelmiş erkeklerden alınır. Kadınlar ve köleler cizye ödemezler. Kör, kötürüm, yoksul ve çalışamayanlardan Şafiîlere göre cizye alınır, diğer mezheplere göre cizye alınmaz. Bazı mezheplere göre, gayr-i müslimlerin din adamlarından, çalışamayacak durumdaki çiftçilerden de cizye alınmaz.Harac ise ictihad yoluyla alınan bir vergidir. Bir tür vergi bazan arttırılabilir, bazan da azalır.
Devletlerarası ticaretlerden alınan vergiye de "uşür" adı verilir.Gayr-i müslimler, müslümanları kendi dinlerine davet edemezler; müslümanları küçük düşürücü davranışlarda bulunamazlar; kılık ve kıyafetleri yönüyle müslümanları taklid edemezler; yasaklanan fiilleri işleyemezler; haram olan şeyleri müslümanlara satamazlar.Müslümanlarla ilişki içinde bulunan gayr-i müslimlerin diğer bir grubuna da "müste'men" adı verilir; "güven içinde olan, emân verilen, güvenliğe kavuşan" anlamlarını ifade eder. Terim olarak anlamı; belirli bir süre için İslâm ülkesine girmek ve orada emin olarak kalabilmek için kendisine izin verilmiş olan gayr-i müslime bu ad verilir.Kuran'da "Eğer müşriklerden biri emân dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır" (et-Tevbe, 9/6) ayeti bu konuya delil teşkil etmektedir.Müste'menler dört sınıfa ayrılmaktadırlar: Elçiler, tüccarlar, ilim tahsilinde bulunanlar, ziyaret ve gezmek amacıyla gelenler.Emânın nasıl, kimlere ve kimler tarafından verildiğini şöylece özetleriz:1- Özel emân: Bir kişiye veya küçük bir gruba verilen emândır. Bu emânı, büluğ çağına gelen herkes verebilir: Hanefilere göre bu emânı müslümanlarla aynı safta savaşan zımmîler bile verebilir. .2- Genel emân: Büyük bir topluluğa, yerleşim bölgesine verilen emândır. Hanefilere ve Şâfiîlere göre bunu ancak devlet başkanları verebilir.3- Örf ve âdete göre verilen emân: Bunlar, kendilerine emân verilmediği halde emân verilmiş olanlardır. Yanlarında bulunan mektuplar, ticaret mallan müste'men sayılmasına delâlet eder. Bunlar; elçiler ve tüccarlardır.4- Antlaşmadan doğan emân: Antlaşma yoluyla elde edilen emândır.5- Yakınlık yoluyla emân: Bir şahsa verilen emân onun çocuklarını da içine alır.Emânın sona ermesi müste'menin İslâm ülkesinden çıkıp harp ülkesine girmesiyle başlar. Bunlar İslâm ülkesinin vatandaşı değildir.Hanefîlere göre, müste'menlere Allah hakkından ve kamu haklarından dolayı ceza verilmez. Hırsızlık, soygun gibi. İmâm Şâfiî'ye göre ise ceza verilir.Müslümanların veya gayr-i müslimlerin hayata karşı işledikleri suçlarda suç işleyenin durumu göz önüne alınır. Suçu işleyenin kimliğine göre farklı cezalar uygulanabilir. Bir müslümanla bir gayr-i müslim, veya bir mürted aynı cezaya çarptırılmaz. Bazı hukukî farklılıklar ortaya çıkar; ama hiçbir zaman gayr-i müslime haksızlık yapılmaz.Evliliklerde din olgusu önemli bir meseledir. Müslüman bir erkeğin ehl-i kitap bir kadınla evlenmesinde sakınca yoktur (el-Mâide, 5/5). Müslüman bir erkek müşrik kadınla evlenemez. İmanlı bir cariye müşrik kadına tercih edilmektedir (el-Bakara, 2/221). Müslüman kadın müşrikle evlenemez (el-Bakara, 2/221). Ailede etkin kişinin erkek olduğu düşünüldüğünde müslüman bir kadının ehl-i kitaptan bir erkekle evlenmesine izin verilmemiştir. Gayr-i müslimlerin kendi aralarındaki evlilikleri mûteber kabul edilmiştir. Bunların kendi aralarında belirlemiş oldukları mehirler mûteberdir, geçerlidir. Müslüman erkekle evlenmiş olan gayr-i müslim kadın, kocasından boşandığı zaman müslüman kadının iddetine tabidir. Müslüman bir erkekten boşanan müslüman bir kadın kocasından nasıl nafaka alıyorsa, gayr-i müslim bir kadın da müslüman bir erkekten ayrıldığı zaman müslüman kadın gibi, nafaka alır.Gayr-i Müslimlerin yiyecekleri Müslümanlar için helâldir. Kuran'da, "Kendilerine kitap verilenlerin yemeği, size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Macide, 5/5) buyrulmaktadır. Gayr-i Müslimlerle insanî ilişkiler sürdürülür; hastaları ziyaret edilir, hediyeleşilir, selamlaşılır; dünyevî konulardaki bilgi ve becerilerinden yararlanılır komşuluk münasebetleri sürdürülür.
MÜSLÜMANLARIN BATIYLA HRİSTİYANLARLA KARŞILAŞMASI VE MEDENİYETLERE ARASINDAKİ ETKİLEŞİM
İslam Medeniyetinin batı medeniyetiyle ilk karşılaşması, tercümeler asrı ve bunun sonrasında gelişen Endülüs Medeniyetinin ortaya çıkışıydı. Tercümeler asrında(miladi 9. yüzyıl), eski Yunan metinleri bir bir Arapçaya tercüme ediliyor ve İslam Dünyası eski Yunan metinleriyle yüzyüze geliyordu. Emevi Halifesi Me’mun döneminde, devlet eliyle Sokrat, Eflatun ve Aristo başta olmak üzere, eski Yunan filozoflarının bir çok eseri Arapça’ya tercüme edilmiştir. Eski Yunan eserlerinin tercüme edilmesinin, biri İslam medeniyetine, diğeri Eski Yunan metinlerine ait iki sonucu olmuştur:
Birincisi, İslam medeniyetinde var olan mutezile akımı güçlenerek, içeride bulamadığı fikri desteği dışarıdan gelen takviye ile bulmuştur. Böylece mutezile düşüncesi, önceleri islami kaynakları anlama çabası iken, tercümelerden sonra felsefi bir mecraya dönüşmüştür. Bir çok mitolojiyi de içinde barındırdığından dolayı Yunan felsefesi, özelde mutezileyi genelde de İslam düşüncesini derin bir şekilde etkilenmiştir. İslam aklı da bu dönüşümden nasibini alarak durağanlaşmış ve taklid dönemi başlamıştır.
İkincisi, tercümelerden sonraki eski Yunan eserleri de değişime uğramış, ve eski metinler İslami bir cilayla parlatılmıştır. Bir tür bilginin islamileştirilmesi(doğruluğu tartışılmalı) gibi bir muameleye tabi tutulan Eski Yunan metinleri, müslümanca bir okumaya tabi tutulmuştur. Dolayısıyla eski eserler, saf halini muhafaza edememiş, Müslümanların tercümesiyle batıya sunulmuştur. Daha sonraları ortaya çıkan Rönesans hareketlerine ve günümüzdeki batı medeniyetinin inşasına, işte bu eserlerin tercüme edilmesinin etkisi göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla bu günkü batı medeniyetinde, sırf eski Yunan medeniyetinin saf ve yeni bir versiyonu diye bakmamak gerekiyor. Çok baskın olmasa da içinde vahyin unsurlarını barındıran bir niteliğin varlığını gözlemliyoruz. Tercümelerden sonra, İslam ordularının İspanya kapılarına dayanması ve Müslümanların Avrupa ile fiziki olarak teması Endülüs İslam medeniyetini doğurmuştur. Bu medeniyetin doğuş sürecinde, Müslümanlar İspanyaya taşınmış, mahalle mahalle, sokak sokak hristiyan batı kültürüne komşu olmuşlardır. Aynı şehirde birlikte yaşayan Müslim ve gayr-i Müslim topluluğun hayat tarzı, gündelik hayatta sık sık, yan yana, karşı karşıya, kimi zaman uzlaşarak, kimi zaman tartışarak ve çarpışarak karşılaşmıştır. Müslümanlar kendi hayat tarzlarını, gayr-i Müslimler de kendi hayat tarzlarını yaşamış, tartışmış ve ortaya Endülüs İslam Medeniyeti çıkmıştır. Böylece, kendinden emin olan Müslümanlar, batıyla yüz yüze gelmekten çekinmemiş ve kendi orijinal hayat tarzını yaşayarak bir medeniyetin doğmasına yol açmıştır.
İslam medeniyetinin batıyla bir diğer karşılaşması, haçlı ordularının Müslümanların topraklarına girişi ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlardır. Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde, Haçlı ordularını, memleketlerine geri döndüğünde sadece Müslümanların barbar olmadığını anlamadılar. Aynı zamanda, kendi hayat standartlarının çok ötesinde bir medeniyetin var olduğunu ve bu medeniyetin vahye dayalı kaynaklarını da öğrendiler.
İslam medeniyetinin batıyla dördüncü karşılaşması, Osmanlı döneminde olmuştur. Rumelide fetihlere başlayan Osmanlı orduları, fethettikleri yerlere önemli ölçüde Müslüman bir nufusu yerleştirerek, fethedilen bölge nufusunun islamileştirilmesini politika olarak benimsemişlerdir. Bu politikanın jenosidden ve asimilasyondan çok açık bir farkı vardır. Jenosid ve asimilasyonda, istila eden güç, istila edilen bölgedeki nufusu zorunlu bir göçe tabi tutup, ya da etnik temizlik adına idam vs. gibi yollara tevessül etmektedir. Osmanlı politikasında ise, yerleşilen bölgedeki insanların dini ve etnik olarak baskı görmesi bir yana, özellikle korunduğunu görmekteyiz. Sadece Anadolu’da yaşayan, Müslüman aileler, Rumeline göç ettirilerek, gayr-i Müslim nufusun içerisinde ikamete teşvik edilmiştir. Böylece, aile yapısı, ticari hayat, şehir kültürü gibi alt unsurları içinde bulunduran İslami kültür ve medeniyet yapısı, batı medeniyetiyle aynı coğrafyada, aynı ortamda buluşmuştur. Sonuçta iki medeniyet etkileşim içine girmiş ve Müslümanlar, batıdan bir çok şey öğrendiği gibi, Avrupa da islami birikimden çok şey öğrenmiştir.
Sonuç olarak şunları söyleyebilirim: Günümüzde İslam medeniyetinin batıyla yeni bir karşılaşmasına şahit oluyoruz. Avrupa Birliği projesi bu gün yeni bir safhaya girmiştir. Nufusunun çoğu Müslüman bir ülkeyi içine almaya çabaları sadece Türkiye ile Avrupa ülkelerinin arasında cerayan etmiyor. Bu aynı zamanda iki medeniyetin de bir araya gelme çabası olarak anlaşılmalı. Bir tarafında eski Yunan birikimini içinde barındıran ve hristiyan bir nufusa sahip olan bir Avrupa, diğer yandan yüzyılların dini ve kültürel birikimine sahip bir Türkiye olunca işin rengi değişiyor.
Türkiye coğrafyası, bulunduğu konum itibariyle İslam ülkelerinin bir parçası ve Asya’nın bir parçası olması sebebiyle, Avrupa ülkeleri, kendi medeniyetlerinin dışında, dini, sosyal ve güçlü bir medeniyetle karşı karşıya gelmektedirler. Bu yeni medeniyet, hem kendi içlerine girmekte ve ‘içeri’den iş görmekte; hem de coğrafi olarak, İslam dünyasına sınır olacak bir Avrupa’nın, Müslüman ülkelere komşu olmasından dolayı, komşuluk ilişkileri itibariyle bir kültürel ve dini bir karşılaşma olmakta ve ‘dışarı’dan iş görmektedir. Her ne kadar geçen yüzyılın ortalarından başlayarak gittikçe artan bir biçimde İslam coğrafyasından çeşitli nedenlerle Avrupa’ya göç edenler, kendi inanç ve kültürünü Avrupa’ya taşıyarak, iki farklı inanç gruplarının karşılaşmasına yol açmışlarsa da bu yeni durum biraz daha farklıdır. Şimdi daha güçlü bir karşılaşma söz konusudur. Her iki ülke halklarının, kültürel, dini ve ahlaki temasları söz konusudur.
İslam tarih ve düşünce yapısına baktığımızda bu tür karşılaşmaların bir çok örneğini görmekteyiz. Ve bu tür karşılaşmalardan İslam dünyası, çoğu zaman kazançlı çıkmıştır. Öyle ise, bu tür karşılaşmalardan, bırakınız bir müslümanın korkmasını, bilakis bu tür karşılaşmaları tercih etmesini beklemek, tebliğle görevli her müslümanın yapması gereken bir davranış olarak görmek yanlış olmaz. Karşılaşmaktan korkanlar, kendi zayıf inançlarından korkmalı. Zira zayıf inançlar, bir başka kültürle karşılaşsa da karşılaşmasa da zayftır ve çoğu zaman kaybolma tehlikesiyle maluldür. Yapılması gereken batıyla yüzleşmekten korkmak değil, bilakis batıyla fikri ve dini bir mücadele ortamına girmektir. Zira hak, batılla karşılaştırıldığında kıymeti ortaya çıkar ve anlaşılır.
____________________
BARKAN, Ö . L ÖŞÜR, İA, 482-488
ERKAL, M. CİZYE, DİA. 42-48
KALLEK, C, HARAC, DİA, 71-90
Mesud Sabri, Kahire Üniversitesinde Daru’l-Ulum’da araştırma görevlisidir ve www.islamonline.net sitesinin (Arapça) editörlüğünü yapmaktadır.Çev: Barış Hoyraz
http://www.diyanet.gov.tr
http://www.endulus.net
İslam Ansiklopedisi
5 Aralık 2008 Cuma
Divan-ı Hümayun
Padişahın elinde bulundurduğu yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uygulanabilmesi için, yönetim merkezinde bir Divan oluşturulmuştur. Divan geleneği Orta Doğu ülkelerinde Sasanilerden bu yana görülmektedir. Sasani kaynaklı bu merkez yönetim birimini, çeşitli İslam Devletlerinden sonra Türkler de kabul etmiştir. Osmanlılar, Divan teşkilatını Selçuklulardan alıp uygulamışlardır.
Osmanlılar, divana Divan-ı Humayun adını vermişlerdir. Divan, padişahın tekelinde bulunan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uygulama aracıdır. Yargı ve yönetim(yürütme) de en üst kurumdur. Divan-ı Humayun’a bu görevlerin yüklenmesi, merkezi yönetim anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, Osmanlı yönetiminde divanın büyük önemi vardır. Ülkenin en uzak köşesindeki reaya da divana ulaşabilmektedir. Halk, şikayetini bizzat veya bölgesinin kadısı aracılığıyla yapabilmektedir. Haksızlığa uğrayan, zulüm gören, mahalli adli teşkilat tarafından aleyhine karar verilen hangi, din ve ırka mensup olursa olsun herkes hakkını buradan arayabilirdi.
a). Kuruluşu
Osmanlı Devleti’nin kuluşuş döneminde divan, padişahın başkanlığında toplanırdı. Fatih Sultan Mehmedin çıkardığı bir kanunnameyle (1475) padişahlar, başkanlık etmekten çekildiler.Yerlerine sadrazamnlar başkanlık etmeye başladılar. Divanda şu üyeler yer alırdı:
-Kubbealtı vezirleri: Birinci Veizr sadrazam olmak üzere rütbelerine göre sıralanırdılar. 5-8 Veizrden meydana gelirdi.
-Nişancı
-Kazaskerler
-Kaptan-ı Derya: (Vezir rütbesi olan ve toplantı sırasında merkezde bulunan kaptan paşa).
-Yeniçeri ağası
-Defterdarlar
-Sadaret Kethüdası (İçişleri Bakanı)
-Reisülküttap
Divan üyeleri, kanun gereği oturarak konulan müzakere ederlerdi. Teknik ve birokratik hizmetleri görenler ayakta beklemek mecburiyetindeydi. Divan-ı Humayün üyeleri düşüncelerini, serbestçe belirtirlerdi. Dış politika gibi öbemli kararlar, Padişah’ın onayından sonra yürürlüğe girerdi. Diğer kararlar divanın kararı ile kesinleşirdi. Bu durumda divan, Padişah’ın yetkisinde bulunan yasama, yürütme ve yargı işlerinden en yetkili ikinci devlet organı olmaktadır. Çok önemli ve acele konularda divan padişahın başkanlığında toplanırdı. Padişahın huzurunda oturulmayacağı için divan üyeleri ayakta müzakereye katıldığından bu divana Ayak Divanı adı verilmiştir. Divan-ı Humayün’da, devletin üç kuvvetinin bir denge meydana getirecek şekilde temsil ettirildiği görülmektedir. Seyfiye, ilmiye ve kalemiye sınıflarının divanda temsil şekli divanın yapısını meydana getirir. Söz konusu sınıfların arasında yatay geçiş yapmak praktikte imkansız gibiydi. Çünkü, her sınıf ayrı amaca göre yetiştirilmiş, o alan için gereken bilgi ve tecrübe ile donatılmıştı. Seyfiye sınıfı için liyakat esastı. Türkçe bilimleri yeterliydi. Öğrenim durumları okadar önemli görülmezdi. Fakat, diğer kollar için öğrenim ve yabancı dil ( Arapça, Farsça) mutlaka aranırdı. Öğrenimi olmayan sadrazam olabilir, fakat medresenin yüksek kısmından mezun olmayan en küçük bir kadılığa bile getirilemezdi. İlmiye ve kalemiye sınıfının çoğunluğu Türk asıllıydı. İlmiye sınıfı mensubu yargılanmadan cezaya çarptırılamazdı. Ancak, kul taifesi denen örf mensubu (seyfiye) hakkında, mahkemede yargılanmadan padişah veya onun yetkisini kullananlar tarafından ceza verilebilirdi.
b). Yapısı
Seyfiye (Ümera, Ehl-i Örf) Padişahın yürütme gücünün uygulayıcılarıdır. Padişahın yürütme alanı için koyduğu kanunlara örf denildiği için ehl-i örf, kılıç (silah) taşıma yetkisine sahip oldukları için seyfiye, buyurma yetkisi bulunduğu için ümera gibi isimlerle anılmıştır. Bu kolun en büyüğü Vezir-i Azam (Kanuniden itibaren Sadrazam)dı. Seyfiye sınıfını divanda vezirler temsil ederdi. Sadrazam, hem divanda başkanlık ederdi hemde padişahın mutlak vekili idi. Veizr, beylerbeyi, sancak beyi, kapı kulu ve tımarlı sipahiler seyfiye sınıfını meydana getirirdi. Padişahın yürütme gücünü uygulayan seyfiyenin yönetim ve askerlik olmak üzere iki önemli görevi bulunmaktadır.
Yönetim Görevi
Osmanlı Devleti’nde yönetim görevini üstlenenlere askeri denmiştir. Bunlar, kendilerini temsil eden dşvan üyesinin teklifi ile Divan-ı Humayun tarafından görevlendirildi. Buna berat adı verildi. Beratlı olanların reayadan farkı, vergi mükellifi olmamalıdır. Seyfiyeden olup yönetim birimini başında bulunanlara paşa veya bey ünvanı verilmiştir. Seyfiye mensubu yöneticiler, kadıların hükümlerine göre hareket etmek mecburiyetindeydi.
Askerlik Görevi
Osmanlı Devleti, konumu ve işlevi bakımlarından dünyanın en güçlü ve gelişmiş ordusunu beslemek mecburiyetindeydi. Ordunun eğitimine önem verilirdi. Eğitimde yaralanma ve sakatlanma olması tabi karşılanırdı. Ancak, bunların sosyal güvenlikleri sağlanırdı. Ordu mensupları itaatkar, dayanıklı ve sabırlı olmak mecburiyetindeydi. Nefer donanımı hafifti. Dünyanın en hızlı hareket eden ordusu idi. Son derece disiplinliydi. Fakat, her asker, rütbesi ne olursa olsun, iradesini kullanırdı. Osmanlı silahlı kuvvetleri, kara ordusuagırlıklı olmak üzere teşkilatlanmıştı. Ancak, zamanla deniz kuvvetleri (Donanmayı Hümayun) son derece önem kazanmıştır.
Osmanlılar, divana Divan-ı Humayun adını vermişlerdir. Divan, padişahın tekelinde bulunan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uygulama aracıdır. Yargı ve yönetim(yürütme) de en üst kurumdur. Divan-ı Humayun’a bu görevlerin yüklenmesi, merkezi yönetim anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, Osmanlı yönetiminde divanın büyük önemi vardır. Ülkenin en uzak köşesindeki reaya da divana ulaşabilmektedir. Halk, şikayetini bizzat veya bölgesinin kadısı aracılığıyla yapabilmektedir. Haksızlığa uğrayan, zulüm gören, mahalli adli teşkilat tarafından aleyhine karar verilen hangi, din ve ırka mensup olursa olsun herkes hakkını buradan arayabilirdi.
a). Kuruluşu
Osmanlı Devleti’nin kuluşuş döneminde divan, padişahın başkanlığında toplanırdı. Fatih Sultan Mehmedin çıkardığı bir kanunnameyle (1475) padişahlar, başkanlık etmekten çekildiler.Yerlerine sadrazamnlar başkanlık etmeye başladılar. Divanda şu üyeler yer alırdı:
-Kubbealtı vezirleri: Birinci Veizr sadrazam olmak üzere rütbelerine göre sıralanırdılar. 5-8 Veizrden meydana gelirdi.
-Nişancı
-Kazaskerler
-Kaptan-ı Derya: (Vezir rütbesi olan ve toplantı sırasında merkezde bulunan kaptan paşa).
-Yeniçeri ağası
-Defterdarlar
-Sadaret Kethüdası (İçişleri Bakanı)
-Reisülküttap
Divan üyeleri, kanun gereği oturarak konulan müzakere ederlerdi. Teknik ve birokratik hizmetleri görenler ayakta beklemek mecburiyetindeydi. Divan-ı Humayün üyeleri düşüncelerini, serbestçe belirtirlerdi. Dış politika gibi öbemli kararlar, Padişah’ın onayından sonra yürürlüğe girerdi. Diğer kararlar divanın kararı ile kesinleşirdi. Bu durumda divan, Padişah’ın yetkisinde bulunan yasama, yürütme ve yargı işlerinden en yetkili ikinci devlet organı olmaktadır. Çok önemli ve acele konularda divan padişahın başkanlığında toplanırdı. Padişahın huzurunda oturulmayacağı için divan üyeleri ayakta müzakereye katıldığından bu divana Ayak Divanı adı verilmiştir. Divan-ı Humayün’da, devletin üç kuvvetinin bir denge meydana getirecek şekilde temsil ettirildiği görülmektedir. Seyfiye, ilmiye ve kalemiye sınıflarının divanda temsil şekli divanın yapısını meydana getirir. Söz konusu sınıfların arasında yatay geçiş yapmak praktikte imkansız gibiydi. Çünkü, her sınıf ayrı amaca göre yetiştirilmiş, o alan için gereken bilgi ve tecrübe ile donatılmıştı. Seyfiye sınıfı için liyakat esastı. Türkçe bilimleri yeterliydi. Öğrenim durumları okadar önemli görülmezdi. Fakat, diğer kollar için öğrenim ve yabancı dil ( Arapça, Farsça) mutlaka aranırdı. Öğrenimi olmayan sadrazam olabilir, fakat medresenin yüksek kısmından mezun olmayan en küçük bir kadılığa bile getirilemezdi. İlmiye ve kalemiye sınıfının çoğunluğu Türk asıllıydı. İlmiye sınıfı mensubu yargılanmadan cezaya çarptırılamazdı. Ancak, kul taifesi denen örf mensubu (seyfiye) hakkında, mahkemede yargılanmadan padişah veya onun yetkisini kullananlar tarafından ceza verilebilirdi.
b). Yapısı
Seyfiye (Ümera, Ehl-i Örf) Padişahın yürütme gücünün uygulayıcılarıdır. Padişahın yürütme alanı için koyduğu kanunlara örf denildiği için ehl-i örf, kılıç (silah) taşıma yetkisine sahip oldukları için seyfiye, buyurma yetkisi bulunduğu için ümera gibi isimlerle anılmıştır. Bu kolun en büyüğü Vezir-i Azam (Kanuniden itibaren Sadrazam)dı. Seyfiye sınıfını divanda vezirler temsil ederdi. Sadrazam, hem divanda başkanlık ederdi hemde padişahın mutlak vekili idi. Veizr, beylerbeyi, sancak beyi, kapı kulu ve tımarlı sipahiler seyfiye sınıfını meydana getirirdi. Padişahın yürütme gücünü uygulayan seyfiyenin yönetim ve askerlik olmak üzere iki önemli görevi bulunmaktadır.
Yönetim Görevi
Osmanlı Devleti’nde yönetim görevini üstlenenlere askeri denmiştir. Bunlar, kendilerini temsil eden dşvan üyesinin teklifi ile Divan-ı Humayun tarafından görevlendirildi. Buna berat adı verildi. Beratlı olanların reayadan farkı, vergi mükellifi olmamalıdır. Seyfiyeden olup yönetim birimini başında bulunanlara paşa veya bey ünvanı verilmiştir. Seyfiye mensubu yöneticiler, kadıların hükümlerine göre hareket etmek mecburiyetindeydi.
Askerlik Görevi
Osmanlı Devleti, konumu ve işlevi bakımlarından dünyanın en güçlü ve gelişmiş ordusunu beslemek mecburiyetindeydi. Ordunun eğitimine önem verilirdi. Eğitimde yaralanma ve sakatlanma olması tabi karşılanırdı. Ancak, bunların sosyal güvenlikleri sağlanırdı. Ordu mensupları itaatkar, dayanıklı ve sabırlı olmak mecburiyetindeydi. Nefer donanımı hafifti. Dünyanın en hızlı hareket eden ordusu idi. Son derece disiplinliydi. Fakat, her asker, rütbesi ne olursa olsun, iradesini kullanırdı. Osmanlı silahlı kuvvetleri, kara ordusuagırlıklı olmak üzere teşkilatlanmıştı. Ancak, zamanla deniz kuvvetleri (Donanmayı Hümayun) son derece önem kazanmıştır.
18 Kasım 2008 Salı
Osmanlıda Devşirme
Tarihimizin en çok tartışılan ve karıştırılan dönemi Osmanlı asırlarıdır. Devşirme konusu ise sık sık ele alınan, Türklük gayretlerinin hakim olduğu kişilerde ise kötülenen ve horlanan bir mevzu olarak karşımıza çıkar. Kavram olarak devşirme, gayrimüslim gençlerin askerî hizmetler için toplanması anlamına gelir. Gazâ ideolojisine dayanarak kurulup gelişen Osmanlı, Bizanslılarla temastan, Balkanlar’a geçtikten ve Orta Avrupa’ya doğru ilerledikten sonra çeşitli etnik gruplara mahsus çok sayıda milletle tanıştı ve onları bünyesine aldı. Öyle ki, bazı yerlerde azınlık nüfusu Türk nüfusundan bile fazla hale gelmişti. Onun için dönemin ulemasının da teklifiyle gayrimüslimlerden askerî amaçlı olarak yararlanılması gündeme geldi. Önce I. Murad zamanında (1362-1389) savaş esirlerinden yaşları uygun gençler için Pençik Kanunu adıyla bir yasa çıkarılarak bunların yeniçeri olmaları sağlandı. Ancak 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra bu da kâfi gelmeyince başka asker kaynakları arandı. Zira Türk nüfusu savaşlarda gittikçe eriyordu. Bunun üzerine II. Murad zamanında (1321-1451) bir kanun çıkartılarak, Osmanlı tebaası gayrimüslimlerden asker alınması kararlaştırıldı. Bunun kimler tarafından, nasıl ve zaman yapılacağı en ince ayrıntısına kadar yasada belirtilmişti. Askere alınanların üzerindeki cizye vergisi de kaldırılmıştır.
Gönüllü Devşirme
Bu padişahtan itibaren devşirilen gençlerin zeki ve kabiliyetli olanlarının doğrudan saraya alınmasına başlanmış. Burada açılan Enderûn Mektebi’nde eğitilmeleri yoluna gidilmiş böylece Osmanlı idarecileri, yönetimleri altındaki gayrimüslimlerden hem asker hem de devlet adamı olarak yararlanmaya başlamışlardır. Yeniçeri Ocağı’na alınacak gençlerin, “Türk’e Verme” adı altında Anadolu’daki Türk çiftçi ailelerinin yanlarına gönderilerek Türkçeyi, Türk âdet ve göreneklerini öğrenmeleri sağlandı. Bu uygulama, Osmanlı idarecilerinin Türk halkını kaba ve hor gördüğü yolundaki varsayımları mesnetsiz bırakır. Bu arada hemen belirtilmelidir ki, Osmanlı kaynaklarında “kul” olarak tanımlanan gayrimüslim asker ve yöneticilerden yararlanmanın başlangıcı daha eskidir ve Osman Gazi’ye kadar uzanır. Burada kul kavramının, tâbi, sadık, hizmetkâr anlamında kullanıldığı da hatırlatılmalıdır. Bazılarının zannettiği gibi kul, köle demek de değildir. Bunlar Osmanlı Devleti’yle zimmet akdi yapmış, vergisini veren hür gayrimüslimlerin çocuklarıdır.
Zamanla yüksek rütbeli devlet makamlarına getirilen kullar, I. Murad’dan itibaren merkezî otoriteyi güçlendirmek için de kullanılmıştır. Devletin kuruluş ve gelişmesinde emeği geçen ünlü ailelerin, sınır boylarında yarı feodal hayat sürmeleri ve bazen merkeze kafa tutmaları, zaman zaman merkezi meşgul etmiş ve otorite altına alınmaları merkezden gönderilen kul asıllı kumandanlar sayesinde olmuştur. Gerek I. Murad, gerekse oğlu Yıldırım Bayezid’in, güçlü merkezî idarelerini kurarken bu gruplara dayandığı doğrudur. Devletin her kademesinde kul kökenli kişilerin istihdamı II. Murad zamanında başlamış, oğlu II. Mehmed (Fatih) zamanında gelişmiştir. Nitekim temelleri Sultan Murad zamanında atılan Enderûn Mektebi, oğlu Fatih zamanına tam teşekküllü bir saray okulu haline gelmiştir.
Fatih’le başarı katlandı
Fatih Sultan Mehmed’den itibaren devşirme kökenli kul vezirler sadece merkezde değil, taşrada da istihdam edilerek merkezî otoritenin ülkenin en ücra köşelerine kadar gitmesi düşünülmüştür. Fatih zamanında başlayan mutlak merkeziyetçilik XVI. yüzyıl ortalarında en olgun dönemine ulaşmıştır. Bunda Türk düşmanlığı aramak anlamsızdır. Zira bu arada Karamanî Mehmed Paşa, Çandarlı İbrahim Paşa, Pirî Mehmed Paşa vs. gibi Türk asıllı sadrazamların da başarılı görevler yaptığı hatırlatılmalıdır.
Kul sistemi, bazı istisnalar dışında başarıyla uygulandı. Devşirme işleminin bozulması, hem Enderûn’a hem de merkez Kapıkulu ocaklarına istenen nitelikte adayların alınamaması sistemi olumsuz etkiledi. 1580’li yıllarda İstanbul’da bulunan Venedik elçisi Lorenzo Bernado, ülkesinin senatosuna sunduğu raporunda, “Sadece devlet idaresinin değil, koca imparatorluğun ordularına kumanda yetkisinin de ellerine verildiği kişiler ne dük ne marki ne de konttur. Hepsi çobanlıktan gelme sıradan insanlardır. Bu sebeple biz Venediklilerin de padişahın yaptığını yapmamızda isabet vardır. Padişah bu adamlardan en iyi kaptanları, sancak beylerini, beylerbeyileri yetiştirerek onlara şan ve itibar kazandırmıştır.” derken devşirme sisteminin başarısını övmektedir.
Başta Fatih olmak üzere Osmanlı padişahlarını bu yola sevk eden sebeplerin başında, çokuluslu bir devlet olan imparatorluğu ayakta tutma ve yaşatma gayreti gelir. Zira hanedana dayalı ortaçağ devletlerinde ülke birliğinin temeli ve bekası hanedana bağlıdır. Öteki köklü ailelerin güçlenip iktidardaki hanedana rakip olması her zaman mümkündür. Halbuki, bunlar gibi temeli bulunmayan devşirme ve kul sistemi baştaki hükümdara daha rahat tasarruf hakkı veriyordu. XV ve XVI. yüzyıllardaki büyüme politikasında büyük katkısı olan bu sistem, asrın sonlarından itibaren önemini kaybetmeye başladı.
Kul taifesi içine girmenin sağladığı ayrıcalıklardan yararlanma düşüncesi, her alanda bunların sayıca artmalarını sağladı. Kanuni’den sonra sefere çıkmayan padişahları örnek alan kul kökenli sadrazamlar da konaklarında oturmayı tercih ettiler. Nitekim yukarıda bahsedilen Venedik elçisi bu defa, “Türklerin zenginliğin kurbanı olduklarını, zaferleri umursamayıp evlerinde oturmayı yeğlediklerini” yazar. XVII. asrın başlarından itibaren işlemez olan ve önemini kaybeden devşirme sisteminin yerini, “Kuloğlu” ve “Ağa Çırağı” adları altında yasadışı asker kaynakları almaya başladı ve artık devşirme yapılmaz oldu. Sistemin işlemez olması ve yerine sistemli bir uygulamanın başlatılamaması, siyasi ve askerî çözülmeleri de beraberinde getirdi.
Devletin siyasi ve askerî bakımdan duraklama dönemine girdiği XVI. yüzyıl sonlarından itibaren ortaya çıkan Celâlî ayaklanmalarının devşirmelere yönelik olduğu düşüncesinin kuvvetli bir dayanağı yoktur. Bu isyanların önceleri mezhep amaçlı olduğubilinmektedir. mezhep meselesi şeklinde başlayan ve dış tahriklerle gelişen Celâlî isyanları zamanla hükümete yönelik hareket oldu. Elebaşılarının çoğu mansıp mağduru kişiler idi. Bunların merkeziyetçi idareye karşı adem-i merkeziyetçi görüşün temsilcileri gibi olduklarını söylemek o dönem için henüz erkendir. Türklerin kul kökenli idarecilere isyanı şeklinde olduğunu söylemek ise mümkün değildir. Toprakları, dirlikleri ellerinden alınmış kimselerin tek derdi siyasi değil ekonomiktir.
________________
Prof. Dr. Abdülkadir Özcan
Gönüllü Devşirme
Bu padişahtan itibaren devşirilen gençlerin zeki ve kabiliyetli olanlarının doğrudan saraya alınmasına başlanmış. Burada açılan Enderûn Mektebi’nde eğitilmeleri yoluna gidilmiş böylece Osmanlı idarecileri, yönetimleri altındaki gayrimüslimlerden hem asker hem de devlet adamı olarak yararlanmaya başlamışlardır. Yeniçeri Ocağı’na alınacak gençlerin, “Türk’e Verme” adı altında Anadolu’daki Türk çiftçi ailelerinin yanlarına gönderilerek Türkçeyi, Türk âdet ve göreneklerini öğrenmeleri sağlandı. Bu uygulama, Osmanlı idarecilerinin Türk halkını kaba ve hor gördüğü yolundaki varsayımları mesnetsiz bırakır. Bu arada hemen belirtilmelidir ki, Osmanlı kaynaklarında “kul” olarak tanımlanan gayrimüslim asker ve yöneticilerden yararlanmanın başlangıcı daha eskidir ve Osman Gazi’ye kadar uzanır. Burada kul kavramının, tâbi, sadık, hizmetkâr anlamında kullanıldığı da hatırlatılmalıdır. Bazılarının zannettiği gibi kul, köle demek de değildir. Bunlar Osmanlı Devleti’yle zimmet akdi yapmış, vergisini veren hür gayrimüslimlerin çocuklarıdır.
Zamanla yüksek rütbeli devlet makamlarına getirilen kullar, I. Murad’dan itibaren merkezî otoriteyi güçlendirmek için de kullanılmıştır. Devletin kuruluş ve gelişmesinde emeği geçen ünlü ailelerin, sınır boylarında yarı feodal hayat sürmeleri ve bazen merkeze kafa tutmaları, zaman zaman merkezi meşgul etmiş ve otorite altına alınmaları merkezden gönderilen kul asıllı kumandanlar sayesinde olmuştur. Gerek I. Murad, gerekse oğlu Yıldırım Bayezid’in, güçlü merkezî idarelerini kurarken bu gruplara dayandığı doğrudur. Devletin her kademesinde kul kökenli kişilerin istihdamı II. Murad zamanında başlamış, oğlu II. Mehmed (Fatih) zamanında gelişmiştir. Nitekim temelleri Sultan Murad zamanında atılan Enderûn Mektebi, oğlu Fatih zamanına tam teşekküllü bir saray okulu haline gelmiştir.
Fatih’le başarı katlandı
Fatih Sultan Mehmed’den itibaren devşirme kökenli kul vezirler sadece merkezde değil, taşrada da istihdam edilerek merkezî otoritenin ülkenin en ücra köşelerine kadar gitmesi düşünülmüştür. Fatih zamanında başlayan mutlak merkeziyetçilik XVI. yüzyıl ortalarında en olgun dönemine ulaşmıştır. Bunda Türk düşmanlığı aramak anlamsızdır. Zira bu arada Karamanî Mehmed Paşa, Çandarlı İbrahim Paşa, Pirî Mehmed Paşa vs. gibi Türk asıllı sadrazamların da başarılı görevler yaptığı hatırlatılmalıdır.
Kul sistemi, bazı istisnalar dışında başarıyla uygulandı. Devşirme işleminin bozulması, hem Enderûn’a hem de merkez Kapıkulu ocaklarına istenen nitelikte adayların alınamaması sistemi olumsuz etkiledi. 1580’li yıllarda İstanbul’da bulunan Venedik elçisi Lorenzo Bernado, ülkesinin senatosuna sunduğu raporunda, “Sadece devlet idaresinin değil, koca imparatorluğun ordularına kumanda yetkisinin de ellerine verildiği kişiler ne dük ne marki ne de konttur. Hepsi çobanlıktan gelme sıradan insanlardır. Bu sebeple biz Venediklilerin de padişahın yaptığını yapmamızda isabet vardır. Padişah bu adamlardan en iyi kaptanları, sancak beylerini, beylerbeyileri yetiştirerek onlara şan ve itibar kazandırmıştır.” derken devşirme sisteminin başarısını övmektedir.
Başta Fatih olmak üzere Osmanlı padişahlarını bu yola sevk eden sebeplerin başında, çokuluslu bir devlet olan imparatorluğu ayakta tutma ve yaşatma gayreti gelir. Zira hanedana dayalı ortaçağ devletlerinde ülke birliğinin temeli ve bekası hanedana bağlıdır. Öteki köklü ailelerin güçlenip iktidardaki hanedana rakip olması her zaman mümkündür. Halbuki, bunlar gibi temeli bulunmayan devşirme ve kul sistemi baştaki hükümdara daha rahat tasarruf hakkı veriyordu. XV ve XVI. yüzyıllardaki büyüme politikasında büyük katkısı olan bu sistem, asrın sonlarından itibaren önemini kaybetmeye başladı.
Kul taifesi içine girmenin sağladığı ayrıcalıklardan yararlanma düşüncesi, her alanda bunların sayıca artmalarını sağladı. Kanuni’den sonra sefere çıkmayan padişahları örnek alan kul kökenli sadrazamlar da konaklarında oturmayı tercih ettiler. Nitekim yukarıda bahsedilen Venedik elçisi bu defa, “Türklerin zenginliğin kurbanı olduklarını, zaferleri umursamayıp evlerinde oturmayı yeğlediklerini” yazar. XVII. asrın başlarından itibaren işlemez olan ve önemini kaybeden devşirme sisteminin yerini, “Kuloğlu” ve “Ağa Çırağı” adları altında yasadışı asker kaynakları almaya başladı ve artık devşirme yapılmaz oldu. Sistemin işlemez olması ve yerine sistemli bir uygulamanın başlatılamaması, siyasi ve askerî çözülmeleri de beraberinde getirdi.
Devletin siyasi ve askerî bakımdan duraklama dönemine girdiği XVI. yüzyıl sonlarından itibaren ortaya çıkan Celâlî ayaklanmalarının devşirmelere yönelik olduğu düşüncesinin kuvvetli bir dayanağı yoktur. Bu isyanların önceleri mezhep amaçlı olduğubilinmektedir. mezhep meselesi şeklinde başlayan ve dış tahriklerle gelişen Celâlî isyanları zamanla hükümete yönelik hareket oldu. Elebaşılarının çoğu mansıp mağduru kişiler idi. Bunların merkeziyetçi idareye karşı adem-i merkeziyetçi görüşün temsilcileri gibi olduklarını söylemek o dönem için henüz erkendir. Türklerin kul kökenli idarecilere isyanı şeklinde olduğunu söylemek ise mümkün değildir. Toprakları, dirlikleri ellerinden alınmış kimselerin tek derdi siyasi değil ekonomiktir.
________________
Prof. Dr. Abdülkadir Özcan
12 Kasım 2008 Çarşamba
Geçmişten Günümüze Makedonya Türklerinin Tarihi
Devlet Adı : Makedonya Cumhuriyeti
Başkenti : Üsküp
Nüfusu : 2 110 000
Yüzölçümü : 25 713 km
Resmi Dili : Makedonca
Dini : Müslüman Hristiyan
Para Birimi : Denar
Sırbistan, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan devletleriyle sınırlanmaktadır. Nüfüsunun yüzde 60’ı şehirlerde yaşamaktadır. 1990’a kadar Yugoslavya’ya bağlı özerk bir cumhuriyet statüsünü taşıyan Makedonya, bağımsızlığını bu tarihte kazandı. Ancak Yunanistan’ın karşı çıkması yüzünden , adının BM Tarafından tescil edilmesi 3 yıl zaman aldı. Makedonya denilen coğrafya, bugün üzerinde Makedonya Cumhuriyeti’nin kurulu bulunduğu coğrafya ile sınırlı değildir. Tarihi Makedonya topraklarının 34 bin 177 kilometrekarelik parçası, bugün Yunanistan sınırları içindedir.
Başkent Üsküp dışında Manastır, Kalkandelen, Prilep, Rense, Ohri, Kummnova, Gostivar, Struga gibi şehirleri olan Makedonya, tarihte önemini yitirmemiş bir cografya üzerinde bulunmaktadır.
MAKEDONYA VE BALKANLARA YAPILAN TÜRK AKINLARI
Avrupa’da dolayısıyla Balkanlarda, Türkler birbirinden farklı iki devrede rol oynamışlardır. Birinci devrenin kahramanları Orta Asyadan hareketle Karadeniz’in kuzeyinden geçip Tuna boyuna ve Balkanlara gelen Şamanist Türkler (Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek Kumanlar) ikinci devrenin kahramanları ise Osmanlılardır. Türklerin Avrupa ve Balkanlarda oynadıkları rol, oldukça etkileyici olmuş ve bazı batılı kaynaklarda bunun önemi şöyle belirtilmiştir. ’’Ortaçağ Avrupasını meydana getirenlerin Türkler olduğunu iddia etmek mantıksızlık olmaz ’’(11)
a). Hunlar
Avrupa’ya ve Balkanlar’a gelen ilk Türkler, Hunlardı. (M.S 375) Türk Anayurdu Orta Asya’dan batıya doğru yapılan ’’ Büyük Kavimler Göçü ’’ esnasında Hun Türkleri, Karadeniz’in kuzeyinden Balkan Yarımadasına yerleştiler. Göç sahasındaki kavimlerden olan Alanları, Ostrogotları, Vizigotları ve diğer yerleşik kavimleri daha batıya sürerek Avrupa’da mevcut milletlerin ortaya çıkmasına vesile oldular. Hun Türkleri ’’Avrupa Hun İmparatorluğu ’’nu kurdular. Hun akınları ilk hamlede Tuna Nehrinin kuzeyine kadar olan sahaları ele geçirdiler ve Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans) ile sınırdaş oldular. Hun Türklerini Avrupadan atabilmek için çağın ilk büyük din devletleri olan Batı Roma ve Doğu Roma İmparatorlukları büyük gayret sarfettiler.
Fakat, Hun Türkleri bilhassa Atilla devrinde iki devletin ordularını, ayrı ayrı perişan ettikleri gibi, Batı Roma İmparatorluğunu himayeleri altına aldılar ve Trakya’ya kadar gelerek Doğu Romayı paniğe düşürdüler. Atilla, ’’Tanrının Kırbacı’’ olarak adlandırıldı. Atilla’nın ölmesi ve oğullarının başarısız olması neticesinde İmparatorluk yıkıldı. Hun Türklerini takiben kısa bir süre sonra ard arda diğer Türk kavimlerinden de Avrupa’ya göçler oldu.
b). Avarlar
Hunlardan sonra Avrupa’ya gelen ikinci Türk kavmi Avarlar olmuştur. Avarlar, Balkanlarda M.S 558-835 devlet hayatı sürdüler. Hatta 626 yılında İstanbul’u bile muhasara ettiler. 796 yılından itibaren Hristiyanlığı kabul eden Avarlar, bilhassa Avrupa ve Bizans’ın da etkisi ile slavlaşarak tarih sahnesinden çekildiler.(12)
Avar Türkleri, tarihte ’’Saç Ören Türk Kavmi ’’ olarak isimlendirilmektedir. Bu ad, Çin kaynaklarından aynen Türkçe’ye çevirilerek alınmıştır.(13)
Bugün halen Balkanlarda Avar Hanllığınınn bazı izlerini bulmak mümkündür. Karpat Dağları eteklerlinde yapılan arkeolojik kazılar neticesinde Avar Türklerine ait kuyumcu aletleriyle, süvari mezarlıklarının bulunması, bu Türklerin kendilerine göre yüksek bir varlıkları olduğunu açıkça ortaya koymuuştur. Ayrıca Adriyatik sahillerindeki Navarin şehrinin adının da Avar dilinden geldiği bilimsel araştırmalar ile doğrulanmıştır.(14)
Avar Türk Devletinin hudutları en geniş zamanında doğuda Karadeniz, batıda Almanya, kuzeyde Polonya ve güneyde Makedonya ve Bulgaristan’a dayanmıştır. Görüldüğü gibi Makedonya’da bir dönem (M.S 6 ncı, 7 nci asır ve 8 nci asrın ilk yarısı) Avar Türklerinin akınlarına maruz kalmıştır. Avar Türkleri’nin varlığının tarihe gömülmesiyle beraber, yine bir Türk boyu olan Macar ve Bulgarların, Balkan Yarımadası ve Orta Avrupa’da hakim bir güç haline geldiği görülmektedir.
c). Bulgar Türkleri
Bulgar Türkleri, M.S 584-1018 yılları arasında Karadeniz, Sırbistan ve Ege Denizi arasında hüküm sürdüler. M.S 680 yıllarına doğru Karadeniz’in Kuzeyinden inen Bulgar Türklerinin bugünkü Bulgaristan topraklarına ilerlemesiyle Bulgar tarihi başlamıştır. Hun İmparatorluğu içerisinde önemli rol oynayan Bulgar Türkleri, On-Ongur grubundandır. Bulgar Türkleri M.S 481’den itibaren Yukarı Tuna kıyılarında, Volga ve Kama vadilerinde de yerleştiler ve bu bölgelerde ilk Bulgar egemenliğini kurdular. Bu egemenlik Büyük Bulgaristan adıyla XV. Yüzyıla kadar sürmüştür.
Aşağı Tuna bölgesine yerleşen Bulgar kabileleri daha önceki yıllarda (M.S V’nci yüzyılda) birçok defa Balkanları yağmalamış hatta İstanbul önlerine kadar gelerek (M.S 540, 558, 559 Akınları) Avarlar ile birlikte bu şehri ele geçirmeye (M.S 626) çalışmışlardı. Ancak, M.S 679 yılında Asparuh Han yönetiminde Balkanlara inen Bulgar Türkleri bir daha geri dönmemek üzere Tuna’yı aştılar ve bütün ovayı ve Balkanların kuzeyini işgal ettiler. Asparuh Handan sonra yerine geçen Tervel zamanında Bulgarlar, Bizans ile iyi ve yakın ilişkiler tesis ettiler. Hatta Tervel, İmparator Justinyanus’un tekrar tahtı ele geçirmesi amacıyla Bizans’a askeri yardım göndermiştir. Buna karşılık Bizans İmparatoru da Trakya’nın büyük bir bölümünü Bulgarlara bırakmıştır.
Bulgaristan topraklarının tamamının fethi IX asırda Krum Han devrinde tamamlanmıştır. Krum han zamnında Sofya alınmış Bizans imparatoru I Nikephoros’un ordusu malub edilerek imparator öldürülmüş ve M.S 814 yılında İstanbul önlerine gelen Bulgar ordusu Bizans’ın başkentini kuşatmıştır. İstanbul bu muhasaradan, Krum’un ani ölümü üzerinde kurtulabilmiştir.
Omurtag Han ve Malamir zamanında ise, Bizanstanki iç kargaşalardan istifa eden Bulgarlar, topraklarını Arnavutluğa kadar genişletmişlerdir. Bulgar Türkleri zamanla yerli halk olan Slavlarla kaynaştılar ve bu kaynaşmayla Bulgar Türkleri dil bakımından Slavlaştılar ve ülkenin yönetici unsuru olarak kalmaya devam ettiler. Bugünkü Bulgar milleti de bu kaynaşmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Bulgar Kralı I Boris’in din değiştirerek Hristiyanlığı kabul etmesi de söz konusu faliyeti hızlandırmıştır. I Boris Bizans’ın etkisinden kurtulabilmek için bir ara Roma’daki dini liderliği kabullenmeyi düşünmüş ama daha sonra İstanbul’un fethini kolaylaştıracağını düşünerek İstanbul’daki patriğe bağlanmıştır. M.S 870’de ise Bulgaristan’a bir başpiskopos tayin edilmesiyle ülke resmen Hristiyan dinini kabul etmiş oldu. Bulgar Milli klisesinin resmi dili Slavcaydı. Ayrıca Kiril alfabesinin benimsenmesi de Bulgaristan’ın özünden farklı bir kültüre geçmesini hızlandırmıştır.
Kral Boris’ten sonra yerine geçen Simeon zamanında (893-927) Morava vadisinin tümü, Niş Belgrad, Vardar Makedonyasının bir kısmı, Trakya ve Arnavutluğun tamamına yakın bir bölümü Bulgarların eline geçti (15).
Büyük bulgaristan’ı kurmayı amaçlayan Simeon ele geçirdiği bu topraklarda hristiyanlığı yaydı. Bulgaristan’ın Bizans aleyhine Balkanlarda sağladığı genişleme, Bizan İmparatorunu korkuttu. Macar kabilelerinden yardım istedi. (M.S 895) Buna rağmen Bulgarların İstanbul’u tehdit etmeleri ve Bizans’ı yıllık vergiye bağlamaları. (M.S 897) önlenemedi. Edirne ilk kez Bularların eline geçti (M.S 914-923) ve İstanbul kuşatıldı. Bu kuşatma ancak Bulgar ordusundaki bir kısım Slavların Bizans İmparatoru I Romanos’un kışkırtması sonucu isyan etmeleriyle (M.S. 924) önlenebildi.
Simeon’un ölümünden sonra kral olan Pert zamanında (M.S 927-969) Sırbistan, Doğu Bosna, Karadağ’dan Valona’ya kadar Adriyatik Deniz kıyıları, Makedonya ve Selanik ile Ege Denizi kıyılarını ve Bütün Trakyayı içine alan büyük bir Bulgar İmparatorluğu kuruldu. Bulgar Hanlarına Çar ünvanı, Bulgar başpiskoposuna Patrik ünvanı verildi. Ancak bu Parlak dönem uzun sürmemiştir. Bizans İmparatoru I Romanos’un kışkırttığı Macar ve Peçeneklerin hucumları ve ülkede baş gösteren Bogomil ve Sırp isyanları, imparatorluğun çökmesini hızlandırmıştır.
Bulgar İmparatorluğunun yıkılması genç Çar Boris II (969-972) zamanında olmuştur. Bu devirde ülkeyi Kievli Ruslar (967-972) ve daha sonra da 972’de İmparator Johannes Tsimiskes yönetimideki Bizanslılar istifade etmiştir. Esir alınan Bulgar Çarı, Bizans’a götürülerek hükümdarlıktan vazgeçirilmiş ve ülke Bizanslılar tarafından ilhak edilerek, Patrikliğe de son verilmiştir. Bu durum sonucunda sadece Batı Bulgaristan bağımsızlığını koruyabilmiştir. Bu durum ayaklanmaların doğmasına neden olmuştur.
980 ayaklanmasının başına soylu bir Bulgar olan Samoil geçmiştir. Samoil, Çar Simeon’un krallığını (Bosna’dan Teselya’ya kadar) yeniden kurdu. Ancak Selanik önlerinde başarısızlığa uğradı (SPERKHEİOS Bozgunu 966) ve bu bozgundan sonra fethettiği yerlerin doğu kesimini kaybetti. 1014 yılında Bizansla yürütülen savaşları ve son olarak Struma kıyılarında bozguna uğraması, İmparatorluğun sonu oldu. II Basileos 15 bin Bulgar esirini kör ederek Samoile göderdi. II Basileosun lakabı Bulgar kasabı oldu. 1018’de bütün Bulgaristan Bizans’a boyun eğerek, eyaletlere bölünmüştür(16).
Bulgaristan’daki Bizans hakimiyeti (1018-1186) yıllarına kadar sürdü.
XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Bulgaristan’ı Peçenek, Uz, Kumanlar istilaya başladılar. Özellikle Kumanlar (Kıpçak) Bulgaristan’da Bizansa karşı beliren hareketleri destekleyerek Asean Hanedanı idaresinde ikinci Bulgar Krallığının kurulmasında başrolü oynadılar. Tırnova beyleri olan Kuman asıllı Asen ve kardeşi Petr, Bizans’ın Anadolu’da Selçuklu Türkleriyle uğraşmasından yararlanarak Bulgaristan’ın siyası ve dini bağımsızlığını ilan ettiler (1196). Preslav başkent oldu. Haçlı seferleri sırasında Bizans’ta kurulan Latin İmparatorluğu, Bulgar krallığına savaş açtı. Ancak 1205 senesinde Edirne’de tam bir bozguna uğratıldılar.
Çar Asen’den sonra yerine geçen Kaloyan zamanında Bulgar Krallığının sınırları güneyde Filibeyi, Makedonya’nın büyük bir kısmını ve batıda Niş ve Sofya’yı içine alacak şekilde genişletildi. Kaloyan, Bulgar klisesinin Roma klisesi ile birleşmesini kabul ederek, Papa İnnocentius III’ten krallık tacı aldı ve böylece İkinci Bulgar krallığının Avrupa Devletlerince tanınmasını sağladı. Kalonyan 1207’de Kuman asıllı bir Voyvoda tarafından öldürülmesinden sonra, kısa süren bir kaışıklık dönemi yaşandı. Yerine Asen Hanedanlığından olan Asen II (1218-1241) tahta çıkmıştır. Bu devirde Bulgar Krallığının sınırları; Edirne, Dimetoka dahil Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve Banatı(Sırbistan’da) alacak şekilde genişletilmiştir. Ancak Bulgar Krallığının Balkanların en kuvvetli devleti olduğu bu yıllar uzun sürmemiş, 1241’den gelen Moğol istilası ile Bulgaristan baştan başa yakılıp yıkılmıştır. 1243’te Bulgaristan, eski gücünü kaybederek çökmeye başlamıştır. Arnavutluk, Makedonya, Trakya kaybedilmiş ve ülked iç isyanlar baş göstermiştir. Bu karışıklıklardan istifade etmesini bilen Kuman Boyarı olan Terter, 1279’da Tırnova’da çarlığını ilan etmiş ve Terter hanedanını kurmuştur. Bugün halen Makedonya’da Tırnova adında bir köyün adı mevcuttur. Terter kendi döneminde Moğolların himayesi altına girmeyi kabul ederek, ülkedeki Bizans’ın nüfüs ve müdahalelerine son vermiştir. Bu devirde Kuman Boyarları, Altınordu devletinin büyük komutanlarından Nogay’ın desteğiyle devlete sahip oldular. Ancak daha sonra Nogay’ın ülke üzerindeki nüfuzu daha da artmıştır. 1300 yılında Nogay’ın oglu kaka tahta geçer ancak kayınpederi Sretoslav Terter onu öldürerek tahtı geri almıştır. Daha sonraki yıllarda Tırnova’da toplanan Büyük Mecliste Çar ilan edilen Kuman Boyarı Şişman, devletin birliğini korumaya çalıştıysa da, Köstendil’de Sırp Kralı tarafından bozguna uğratıldı. Bundan sonra Sırplara tabi olurlar. Daha sonraki yıllarda ise Sırp İmparatoru Stefan Duşhan’ın ölümü ve Sırp imparatorluğunun parçalanması ile Bulgarlar bağımsızlıklarına yeniden kavuşmuşlardır. Osmanlı Türkleri Rumeliye geçtiklerinde, Bulgaristan’ın başında İvan Aleksandar Asen bulunuyordu. İlk Osmanlı Bulgar Mücadelesi Asen’le başladı. Asen Türklerin fethettikleri Kırklareli, Midye, Pınarhisar, Vizeyi geri aldı.1365’de ölünce Bulgaristan dörde ayrıldı. En büyük hisse Asen’in oğlu Şişman’a düşmüştü. Bulgaristan bu çar zamanında Osmanlı Devletine bağlanmıştır(17).
Birincisinde olduğu gibi ikinci Bulgar Krallığında da Kuman (Kıpçak) Türkleri büyük rol oynamışlar ve hakim sınıf durumunu devam ettirmişler.
ç). Peçenekler
889 yılında Volga Nehrinin batısına göçerek Don Irmağı kıyısına geldiler ve Azak Denizi ile Karadeniz kıyılarına yayıldılar. 950-1000 yılları arasında Volga ırmağı kıyılarından Karpat Dağlarına ve Tuna’ya kadar uzanan bölgeye hakim oldular. Peçeneklerin Volga Irmağının batısına geçmeleri Avrupa’da önemli siyasi olaylara yol açtı. Özellikle bu dönemde Peçenekler, Bizans ile ilişki kurdular ve Ruslarla mücadele ettiler. Rus prenslerinden Svyatoslav, Bizans’a karşı yaptığı bir seferde Bizans İmparatoru Joannes Tezimikes tarafından yenilgiye uğratılınca, dönüşte Peçeneklerin pususuna düştü ve öldürüldü (971). Aynı yıllarda Peçenek Rus mücadeleleri şiddetlendi. Ruslar, Peçenek saldırılarını durdurmak için Kiev’in güneyinde kaleler ve karakollar yaptırdılar ancak Peçenek saldırılarını önleyemediler. Bizans, bu savaşçı kavimle dostluk kurmuş ve Macar, Rus, Bulgarlara karşı kullanmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda Bizans, Bulgarları yenerek ülkelerine yerleşince Peçeneklerle Balkanlarda komşu oldular ve bu dostluk bozuldu. 1035 yılında Tuna’nın donanmasından yararlanan Peçenekler, Irmağın güney kıyılarını yağmaladılar. Bu akınlar 1036-1048’e kadar devam etti. Bu tarihlerde bir kısım Peçenek boyları birbirine düştü ve bazı boylar Tuna’yı geçerek Bizans’a sığındı. Bizanslılar bu Peçenekleri iyi karşıladılar; onları Tuna’nın kuzeyinden gelecek saldırılara karşı koyma şartıyl Silistre bölgesine yerleştirdiler. Bunlar sonradan Hriistiynlığı kabul ettiler. Bizanz hizmetine geçen Peçeneklerle Tuna’nın kuzeyinde kalanlar arasında mücadele devam etti. Kuzeyde kalan Peçeneklerin hakanı Turak Han 1049’da Tuna’yı geçerek Kegen emrindeki Peçeneklere saldırdı fakat yenildiler. Turak Han ve 140 Peçenek ileri geleni esir oldu. Bizanslılar esir Başbuğları İtsnabula getirdi diğerlerini Bulgaristan’a yerleştirdiler. İstanbul’a gelen Peçenek başbuğları burada Hristiyanlığı kabul ettiler. Bizanslılar bu Peçeneklerden 15 000 kişiyi Selçuklulara karşı kullanmak üzere Anadolu’ya geçirdiler; fakat bunlar Üsküdar’da, bu fikirden vazgeçerek Balkanlar’a geri döndüler ve Bizanslılara karşı mücadeleye giriştiler. Peçenekler Bizans kuvvetlerini Biakene’de yenerek Edirne’ye kadar ileriediler. 1050’de Peçenekler Edirne’yi kuşatamadılar ancak 1087’de başarılı oldular. 1087’de Kuman Türkleri Peçenek Türkleriyle birleşerek ’’Kuman-Peçenek Federatif Birliğini kurdular(18). Avar, Hun, Uz, Sorguç, Gagavuz, Bulgar gibi Türk etnik boylarını bu birliğin içerisine aldılar. Ancak, Bizanslıların entrikaları yüzünden bu iki kardeş birbirine girdi ve bu birlik sona erdi. Aynı tarihte Bizanslılar, Kumanlarla birleşerek Peçenekleri Lebinium’da ağır yenilgiye uğrattılar. Peçeneklerin bir kısmı Balkanları terk etmişler. Kalanlar ise milli kültürlerini yitirerek, bölge halkı arasında eriyip kaybolmuşlardır.
d). Kumanlar
Balkanlara gelen son Şamanist Türk kavmi Kumanlardır. Tahminen 11’nci asır başlarından itibaren Tuna’yı geçerek Balkanlara gelen Kumanlar Bizansla iyi ilişkiler kurmuşlardır. Peçenekleri mağlup ettiler ve zamanla hristiyanllığı kabul ettiler(19).
Tarihi kaynaklara göre; Müslüman yazarlarca ’’Kıpçak’’, Avrupalılarca genellikle Kuman ’’Sarışın’’, Bizanslılar tarafından ’’Koman veya Kuman, Almanlar tarafından ’’Falon veya Falp’’ ve Rus kaynaklarınca’’Polovest’’ diye adlandırılıyorlarmış(20)(21).
Kumanlar 1017’de Karahitayların baskısı ile batıya doğru göçtüler ve 1050 yıllarında Doğu Avrupaya yerleştiler. Kumanlar 1055’teki Rus kroniklerinde ’’Pavoltzi’’ ovalı olarak zikredilmektedir. Kumanlar, Rus steplerini kolayca istila ettiler, Slavları da himayeleri altına alarak, Rus ovalarının mutlak hakimi olmuşlardır. Bu yüzden Rus kroniklerinde ’’Ovalı’’anlamına gelen lakapla anılmaktadır. Kumanlar Bizanslılar tarafından kullanılmışlardır. 1103 yılında Ruslardan agır bir yenilgi alırlar.Ancak şunu unutmamaız lazım ki; Kumanlar Ruslarla 56 defa savaşmışlardır. Ukrayna Knezlerinden Vlademir’in idare etmiş olduğu savaş hariç; Rusları 55 defa mağlub etmişlerdir. Özellikle Tugar Han ile Bonjak Han’ın Rusları her savaşta mağlub etmiş olmaları, her yönden büyük bir komutanlık vasıf ve liyakatına sahip olduklarını göstermektedir(22). Bu yenilgiden sonra dağılan Kumanlar, zamanla yerlerini doğudan gelen Kıpçaklara bıraktılar. Bazı tarihçilere göre 1054 ile 1120 yılları arasında tarih sahnesinden çekildiklerini ileri sürmektedirler. Kıpçaklar, XIII yüzyıldaki Moğol istilası sırasında, işgal ettikleri bölgeyi terk etmişler ve Kıpçak Hanlığını kurmuşlardır. Kıpçak Hanllığı XIV yüzyıldan itibaren sınırlarını Kırım’dan Saray şehrine kadar genişletmiştir. Moğol istilasından sonra ise bazı Kıpçak grupları Macaristan, Bulgaristan, Rusya, Gürcistan, Mısır ve Süriye’ye dağılmışlar ve buradaki yerli halkla kaynaşmışlardır. 1087-1091 yılları arasında çok kısa bir dönem devam eden ’’Kuman-Peçenek Federatif Birliği’’ Bizans entrikalarıyla yıkılmasından sonra Kuman Türkleri Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Çek ve Slovakya içlerine girerekburadali Türk olmayan unsurların içerisinde erimişlerdir. Trakya, Makedonya, Bulgaristan’ın dağlık kesimlerinde kalmış olan pek çok Kuman Tük boyları, Osmanlı Türklerinin Balkan fetihleri sırasında kendilerini göstermişler ve gelen Osmanlı Türkleri ile birleşmişlerdir. Romanya, Macaristan, Avusturya, Çek, Slovakya’ya göç edenler ise Şamanizmi terk ederek Hristiyanlığı benimsemişlerdir. Hatta Kumanlardan pek çok kişi Hristiyan adlarıyla Bizans senatosuna bilr girmişlerdir. Bizanslıların en önemli saray muhafızları vardarlı Kumanlarmış(23). 1065, 1123, 1243 yıllarında Balkanlara daha birçok göç oldu. Kumanlar Makedonya’ya, Peçenekler ise Adritayit Denizine indiler. Peçenekler Karaferye’de yerleştiler. Ancak daha sonraki yıllarda gücünü kaybetmeye başlayan Kumanların bir kısmı Makedonya’da kaldı, bir kısmı Trakya’ya, birkısmı da Anadolu’ya götürüldü(24). Trakya ve Makedonya’nın dağlık kesimlerlinde kalmış olan Kumanlar, Osmanlı Türklerinin 1358’de Rumeliye geçişlerine kadar tamamen Şamanist olarak yaşamışlardır(25).
1360 yıllarda Osmanlı akıncı beylerinden Lala şahin Paşa ile Deli Balaban Kırcaeli, Darıdere, Ropçoz, Nevrokop, Petrikç’i ele geçirdiler. Bu bölgedeki bazı Yunan ve Bulgar beyliklerini mağlub etmek için Şamanist kumanlar Osmanlılara yardım etmişlerdir. Lala Şahin Paşa tarafndan Şamanist Kumanlara, yardım eden anlamına gelen ’’Pomaga’’veya ’’Pomak’’ sıfatı verilmiştir. 1361 yılında Rodoplar bölgesindeki 5-6 bin Şamanist Kuman Türk’ü kendi arzularıyla Müslüman olmuşlardır. Böylelikle Rodoplardaki ’’Pomak Türkleri’’ tarih sahnesine yeni bir sıfatla çıkmışlardır(26). 8 Austos 1389’daki I.Kosova meydan muharebesinde Osmanlı Türklerine her yönden öncülük, artcılık ve keşif kollarında yardımcılık görevlerini seve seve yerine getirdiler. Bu nedenle Rodoplardaki bazı Kumanlara Pomak(yardımcı), Vardar makedonyasındakilere ise Torbeş ve Goran(Dağlı), Sofya, Filibe’dekilere Şop(Yardımcı) isimleri verildi(27). 1358-1389 yıları arasında Kumanlar Şamanizmi terk ederek Müslüman olmuşlar ve böylece asıl kimlik ve kişiliklerini aldıkları Türk varlığına tekrar dönmüşlerdir. Müslüman Pomak Türkleri Osmanlı döneminde huzurlu,refah bir hayat sürdürmüşler. Ancak 1912’de Balkan Harbinin mağlubiyetinden sonra Rodoplarda, Pirin, Vardar, Ege Makedonyası’ndaki Pomak, Şop, Torbeş, Goran Türklerinden 650 bin kişi Bulgarlar tarafından tarihin en acımasız işkenceleriyle Bulgarlaştırılmışlardır. Bazıları Bulgar olmaktansa seve seve ölürüz diyerek kitle halinde ölmeyi tercih etmişlerdir(28).
Günümüzde Bulgarlar, Pomaklarının aslının Slav olduğu ve Osmanlı yönetimi altında zorla asimile edilerek, Müslüman yaptıkları iddiasındadırlar. Bu hususa gerekçe olarakta Pomakların konuştukları dilin içerisinde yüksek oranda Slav kökenli kelime olmasına bağlamaktadırlar. Ancak gerçekte bugün konuşulan Pomak Türk lehçesinin %30’u Ukrayna Slavcası, %25 Kuman-Kıpçakça, %20’si Oğuz Türkçesi, %15’i Nagoyca, %10’u Arapça’dan oluşmaktadır(29). Pomak Türk lehçesinde, Ukrayna Slavcasının %30 oranında bulunmasının nedeni, Kuman Türklerinin X-XI asırlarda Ukrayna, Lehistan, Besarbaya steplerindeki slavlarla olan temaslarından kaynaklanmaktadır. %10 Arapça ise, İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte dillerine girmiştir. Kıpçakça, Oğuz Türkçesi, Nagoyca ise türk lehçeleidir. Buradan anlaşılıyor ki Pomak Türkleri’nin dilinin Bulgarca olmadığı kesinlikle anlaşılmaktadır(30). Bugün Yugoslavya Makeonyasında(Vardar Makedonyasında) Kuman Türklerinin izleri mevcuttur. Gunümüzde adını koruyan Kumanova şehri yıllarca Kuman Türklerinin ticaret şehri ve başkenti olmuş ve adını bu Türk boyundan almıştır.(31 32)
Görüldüğü gibi Osmanlılardan önce Balkanlar ve Makedonya’ya hakim olan Birinci Devre Türklerin halen günümüze kadar uzanan izlerini inkar etmek ve bu konudaki tarihi gerçekleri saptırmak mümkün değildir.
Makedonya’nın Osmanlılar Tarafından Fethi
Türklerin Avrupa’da ve Balkanlar’da rol oynamaya başladıkları ikinci devre, 1353 de Anadolu’dan Rumeliye geçişleriyle başlar. Bu geçiş birincisinden farklı olarak Karadeniz’in güneyinden olmuştur. Birincisi daha önce belirtildiği gibi kuzeyden olmuştu. Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla Anadolu’da Türk boyları tarafından birçok beylikler kurulmuştur. Bunlardan birisi de Osmanlı Beyliği idi. Bu beylik Bizansla sınırdı. Bizansla verdiği mücadeleler sonucu Osmanlı Beyliği, Boğazlar ve Marmara Sahillerine kadar olan alana hakim olmuştu.
Osmanlı Birlikleri, 1353’de Süleyman paşa komutasında Çanakale Boğazı üzerinde, bir daha dönmemek üzere Rumeli’ye geçtiler. Osmanlı ordusunun Rumeli’ye geçişleriyle birlikte, Anadolu’dan göçmenler ’’Yörükler’’ getirilerek Gelibolu’ya yerleştirilmeye başlanmıştır. Türklerin Rumeli’deki etkinliği Avrupalıların dikkatini çekti ise de o dönem birbirleriyle mücadele ettiklerinden dolayı Osmanlılara karşı gerekli reaksionu göstrememişlerdir. Rumeli Fatihi Süleyman Paşa, kısa zamanda Bolayır’dan Tekirdağa kadar olan Marmara sahillerini ele geçirdi. 1363’de Edirne’nin fethedilmesi ve Sultan I. Murat’ın Lala Şahin Paşa’ya Filibe ve Zğra üzerine yürüme emri vermesi Bizansın iyice paniğe düşmesine neden oldu. Bu durum Bizans’ın Sırplar ve Makedonya’daki Bulgarlar ile irtibatını kesiyordu. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu Türkleri Avrupa’dan geri atmaktı. Bundan sonra Bizans dahil bütün Baklan devletlerin politikalarının temeli bu esasa dayandı.(38)
Macar Kralın teşfikiyle Macar Kralı Layoş başta olmak üzere, Bulgaristan, Sırbistan, Eflak Prensliği ve Bosnalılar birleştiler ve bir Haçlı ordusu kurdular. Macar Kralı Mayoş komutasındaki Haçlı ordusu Meriç nehrini ihtiyatsızca geçmiş, Edirne’nin yakınlarında yer alan Sırp sındığı mevkiine gelmişti. Düşmanın bu bölgedeki acemiliğinden faydalanmasını bilen Hacı İlbey emrindeki 10 bin kişilik kuvvet 50 bin kişilik Haçlı ordusunu gece baskını ile imha etmişlerdir.
Başkenti : Üsküp
Nüfusu : 2 110 000
Yüzölçümü : 25 713 km
Resmi Dili : Makedonca
Dini : Müslüman Hristiyan
Para Birimi : Denar
Sırbistan, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan devletleriyle sınırlanmaktadır. Nüfüsunun yüzde 60’ı şehirlerde yaşamaktadır. 1990’a kadar Yugoslavya’ya bağlı özerk bir cumhuriyet statüsünü taşıyan Makedonya, bağımsızlığını bu tarihte kazandı. Ancak Yunanistan’ın karşı çıkması yüzünden , adının BM Tarafından tescil edilmesi 3 yıl zaman aldı. Makedonya denilen coğrafya, bugün üzerinde Makedonya Cumhuriyeti’nin kurulu bulunduğu coğrafya ile sınırlı değildir. Tarihi Makedonya topraklarının 34 bin 177 kilometrekarelik parçası, bugün Yunanistan sınırları içindedir.
Başkent Üsküp dışında Manastır, Kalkandelen, Prilep, Rense, Ohri, Kummnova, Gostivar, Struga gibi şehirleri olan Makedonya, tarihte önemini yitirmemiş bir cografya üzerinde bulunmaktadır.
MAKEDONYA VE BALKANLARA YAPILAN TÜRK AKINLARI
Avrupa’da dolayısıyla Balkanlarda, Türkler birbirinden farklı iki devrede rol oynamışlardır. Birinci devrenin kahramanları Orta Asyadan hareketle Karadeniz’in kuzeyinden geçip Tuna boyuna ve Balkanlara gelen Şamanist Türkler (Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek Kumanlar) ikinci devrenin kahramanları ise Osmanlılardır. Türklerin Avrupa ve Balkanlarda oynadıkları rol, oldukça etkileyici olmuş ve bazı batılı kaynaklarda bunun önemi şöyle belirtilmiştir. ’’Ortaçağ Avrupasını meydana getirenlerin Türkler olduğunu iddia etmek mantıksızlık olmaz ’’(11)
a). Hunlar
Avrupa’ya ve Balkanlar’a gelen ilk Türkler, Hunlardı. (M.S 375) Türk Anayurdu Orta Asya’dan batıya doğru yapılan ’’ Büyük Kavimler Göçü ’’ esnasında Hun Türkleri, Karadeniz’in kuzeyinden Balkan Yarımadasına yerleştiler. Göç sahasındaki kavimlerden olan Alanları, Ostrogotları, Vizigotları ve diğer yerleşik kavimleri daha batıya sürerek Avrupa’da mevcut milletlerin ortaya çıkmasına vesile oldular. Hun Türkleri ’’Avrupa Hun İmparatorluğu ’’nu kurdular. Hun akınları ilk hamlede Tuna Nehrinin kuzeyine kadar olan sahaları ele geçirdiler ve Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans) ile sınırdaş oldular. Hun Türklerini Avrupadan atabilmek için çağın ilk büyük din devletleri olan Batı Roma ve Doğu Roma İmparatorlukları büyük gayret sarfettiler.
Fakat, Hun Türkleri bilhassa Atilla devrinde iki devletin ordularını, ayrı ayrı perişan ettikleri gibi, Batı Roma İmparatorluğunu himayeleri altına aldılar ve Trakya’ya kadar gelerek Doğu Romayı paniğe düşürdüler. Atilla, ’’Tanrının Kırbacı’’ olarak adlandırıldı. Atilla’nın ölmesi ve oğullarının başarısız olması neticesinde İmparatorluk yıkıldı. Hun Türklerini takiben kısa bir süre sonra ard arda diğer Türk kavimlerinden de Avrupa’ya göçler oldu.
b). Avarlar
Hunlardan sonra Avrupa’ya gelen ikinci Türk kavmi Avarlar olmuştur. Avarlar, Balkanlarda M.S 558-835 devlet hayatı sürdüler. Hatta 626 yılında İstanbul’u bile muhasara ettiler. 796 yılından itibaren Hristiyanlığı kabul eden Avarlar, bilhassa Avrupa ve Bizans’ın da etkisi ile slavlaşarak tarih sahnesinden çekildiler.(12)
Avar Türkleri, tarihte ’’Saç Ören Türk Kavmi ’’ olarak isimlendirilmektedir. Bu ad, Çin kaynaklarından aynen Türkçe’ye çevirilerek alınmıştır.(13)
Bugün halen Balkanlarda Avar Hanllığınınn bazı izlerini bulmak mümkündür. Karpat Dağları eteklerlinde yapılan arkeolojik kazılar neticesinde Avar Türklerine ait kuyumcu aletleriyle, süvari mezarlıklarının bulunması, bu Türklerin kendilerine göre yüksek bir varlıkları olduğunu açıkça ortaya koymuuştur. Ayrıca Adriyatik sahillerindeki Navarin şehrinin adının da Avar dilinden geldiği bilimsel araştırmalar ile doğrulanmıştır.(14)
Avar Türk Devletinin hudutları en geniş zamanında doğuda Karadeniz, batıda Almanya, kuzeyde Polonya ve güneyde Makedonya ve Bulgaristan’a dayanmıştır. Görüldüğü gibi Makedonya’da bir dönem (M.S 6 ncı, 7 nci asır ve 8 nci asrın ilk yarısı) Avar Türklerinin akınlarına maruz kalmıştır. Avar Türkleri’nin varlığının tarihe gömülmesiyle beraber, yine bir Türk boyu olan Macar ve Bulgarların, Balkan Yarımadası ve Orta Avrupa’da hakim bir güç haline geldiği görülmektedir.
c). Bulgar Türkleri
Bulgar Türkleri, M.S 584-1018 yılları arasında Karadeniz, Sırbistan ve Ege Denizi arasında hüküm sürdüler. M.S 680 yıllarına doğru Karadeniz’in Kuzeyinden inen Bulgar Türklerinin bugünkü Bulgaristan topraklarına ilerlemesiyle Bulgar tarihi başlamıştır. Hun İmparatorluğu içerisinde önemli rol oynayan Bulgar Türkleri, On-Ongur grubundandır. Bulgar Türkleri M.S 481’den itibaren Yukarı Tuna kıyılarında, Volga ve Kama vadilerinde de yerleştiler ve bu bölgelerde ilk Bulgar egemenliğini kurdular. Bu egemenlik Büyük Bulgaristan adıyla XV. Yüzyıla kadar sürmüştür.
Aşağı Tuna bölgesine yerleşen Bulgar kabileleri daha önceki yıllarda (M.S V’nci yüzyılda) birçok defa Balkanları yağmalamış hatta İstanbul önlerine kadar gelerek (M.S 540, 558, 559 Akınları) Avarlar ile birlikte bu şehri ele geçirmeye (M.S 626) çalışmışlardı. Ancak, M.S 679 yılında Asparuh Han yönetiminde Balkanlara inen Bulgar Türkleri bir daha geri dönmemek üzere Tuna’yı aştılar ve bütün ovayı ve Balkanların kuzeyini işgal ettiler. Asparuh Handan sonra yerine geçen Tervel zamanında Bulgarlar, Bizans ile iyi ve yakın ilişkiler tesis ettiler. Hatta Tervel, İmparator Justinyanus’un tekrar tahtı ele geçirmesi amacıyla Bizans’a askeri yardım göndermiştir. Buna karşılık Bizans İmparatoru da Trakya’nın büyük bir bölümünü Bulgarlara bırakmıştır.
Bulgaristan topraklarının tamamının fethi IX asırda Krum Han devrinde tamamlanmıştır. Krum han zamnında Sofya alınmış Bizans imparatoru I Nikephoros’un ordusu malub edilerek imparator öldürülmüş ve M.S 814 yılında İstanbul önlerine gelen Bulgar ordusu Bizans’ın başkentini kuşatmıştır. İstanbul bu muhasaradan, Krum’un ani ölümü üzerinde kurtulabilmiştir.
Omurtag Han ve Malamir zamanında ise, Bizanstanki iç kargaşalardan istifa eden Bulgarlar, topraklarını Arnavutluğa kadar genişletmişlerdir. Bulgar Türkleri zamanla yerli halk olan Slavlarla kaynaştılar ve bu kaynaşmayla Bulgar Türkleri dil bakımından Slavlaştılar ve ülkenin yönetici unsuru olarak kalmaya devam ettiler. Bugünkü Bulgar milleti de bu kaynaşmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Bulgar Kralı I Boris’in din değiştirerek Hristiyanlığı kabul etmesi de söz konusu faliyeti hızlandırmıştır. I Boris Bizans’ın etkisinden kurtulabilmek için bir ara Roma’daki dini liderliği kabullenmeyi düşünmüş ama daha sonra İstanbul’un fethini kolaylaştıracağını düşünerek İstanbul’daki patriğe bağlanmıştır. M.S 870’de ise Bulgaristan’a bir başpiskopos tayin edilmesiyle ülke resmen Hristiyan dinini kabul etmiş oldu. Bulgar Milli klisesinin resmi dili Slavcaydı. Ayrıca Kiril alfabesinin benimsenmesi de Bulgaristan’ın özünden farklı bir kültüre geçmesini hızlandırmıştır.
Kral Boris’ten sonra yerine geçen Simeon zamanında (893-927) Morava vadisinin tümü, Niş Belgrad, Vardar Makedonyasının bir kısmı, Trakya ve Arnavutluğun tamamına yakın bir bölümü Bulgarların eline geçti (15).
Büyük bulgaristan’ı kurmayı amaçlayan Simeon ele geçirdiği bu topraklarda hristiyanlığı yaydı. Bulgaristan’ın Bizans aleyhine Balkanlarda sağladığı genişleme, Bizan İmparatorunu korkuttu. Macar kabilelerinden yardım istedi. (M.S 895) Buna rağmen Bulgarların İstanbul’u tehdit etmeleri ve Bizans’ı yıllık vergiye bağlamaları. (M.S 897) önlenemedi. Edirne ilk kez Bularların eline geçti (M.S 914-923) ve İstanbul kuşatıldı. Bu kuşatma ancak Bulgar ordusundaki bir kısım Slavların Bizans İmparatoru I Romanos’un kışkırtması sonucu isyan etmeleriyle (M.S. 924) önlenebildi.
Simeon’un ölümünden sonra kral olan Pert zamanında (M.S 927-969) Sırbistan, Doğu Bosna, Karadağ’dan Valona’ya kadar Adriyatik Deniz kıyıları, Makedonya ve Selanik ile Ege Denizi kıyılarını ve Bütün Trakyayı içine alan büyük bir Bulgar İmparatorluğu kuruldu. Bulgar Hanlarına Çar ünvanı, Bulgar başpiskoposuna Patrik ünvanı verildi. Ancak bu Parlak dönem uzun sürmemiştir. Bizans İmparatoru I Romanos’un kışkırttığı Macar ve Peçeneklerin hucumları ve ülkede baş gösteren Bogomil ve Sırp isyanları, imparatorluğun çökmesini hızlandırmıştır.
Bulgar İmparatorluğunun yıkılması genç Çar Boris II (969-972) zamanında olmuştur. Bu devirde ülkeyi Kievli Ruslar (967-972) ve daha sonra da 972’de İmparator Johannes Tsimiskes yönetimideki Bizanslılar istifade etmiştir. Esir alınan Bulgar Çarı, Bizans’a götürülerek hükümdarlıktan vazgeçirilmiş ve ülke Bizanslılar tarafından ilhak edilerek, Patrikliğe de son verilmiştir. Bu durum sonucunda sadece Batı Bulgaristan bağımsızlığını koruyabilmiştir. Bu durum ayaklanmaların doğmasına neden olmuştur.
980 ayaklanmasının başına soylu bir Bulgar olan Samoil geçmiştir. Samoil, Çar Simeon’un krallığını (Bosna’dan Teselya’ya kadar) yeniden kurdu. Ancak Selanik önlerinde başarısızlığa uğradı (SPERKHEİOS Bozgunu 966) ve bu bozgundan sonra fethettiği yerlerin doğu kesimini kaybetti. 1014 yılında Bizansla yürütülen savaşları ve son olarak Struma kıyılarında bozguna uğraması, İmparatorluğun sonu oldu. II Basileos 15 bin Bulgar esirini kör ederek Samoile göderdi. II Basileosun lakabı Bulgar kasabı oldu. 1018’de bütün Bulgaristan Bizans’a boyun eğerek, eyaletlere bölünmüştür(16).
Bulgaristan’daki Bizans hakimiyeti (1018-1186) yıllarına kadar sürdü.
XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Bulgaristan’ı Peçenek, Uz, Kumanlar istilaya başladılar. Özellikle Kumanlar (Kıpçak) Bulgaristan’da Bizansa karşı beliren hareketleri destekleyerek Asean Hanedanı idaresinde ikinci Bulgar Krallığının kurulmasında başrolü oynadılar. Tırnova beyleri olan Kuman asıllı Asen ve kardeşi Petr, Bizans’ın Anadolu’da Selçuklu Türkleriyle uğraşmasından yararlanarak Bulgaristan’ın siyası ve dini bağımsızlığını ilan ettiler (1196). Preslav başkent oldu. Haçlı seferleri sırasında Bizans’ta kurulan Latin İmparatorluğu, Bulgar krallığına savaş açtı. Ancak 1205 senesinde Edirne’de tam bir bozguna uğratıldılar.
Çar Asen’den sonra yerine geçen Kaloyan zamanında Bulgar Krallığının sınırları güneyde Filibeyi, Makedonya’nın büyük bir kısmını ve batıda Niş ve Sofya’yı içine alacak şekilde genişletildi. Kaloyan, Bulgar klisesinin Roma klisesi ile birleşmesini kabul ederek, Papa İnnocentius III’ten krallık tacı aldı ve böylece İkinci Bulgar krallığının Avrupa Devletlerince tanınmasını sağladı. Kalonyan 1207’de Kuman asıllı bir Voyvoda tarafından öldürülmesinden sonra, kısa süren bir kaışıklık dönemi yaşandı. Yerine Asen Hanedanlığından olan Asen II (1218-1241) tahta çıkmıştır. Bu devirde Bulgar Krallığının sınırları; Edirne, Dimetoka dahil Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve Banatı(Sırbistan’da) alacak şekilde genişletilmiştir. Ancak Bulgar Krallığının Balkanların en kuvvetli devleti olduğu bu yıllar uzun sürmemiş, 1241’den gelen Moğol istilası ile Bulgaristan baştan başa yakılıp yıkılmıştır. 1243’te Bulgaristan, eski gücünü kaybederek çökmeye başlamıştır. Arnavutluk, Makedonya, Trakya kaybedilmiş ve ülked iç isyanlar baş göstermiştir. Bu karışıklıklardan istifade etmesini bilen Kuman Boyarı olan Terter, 1279’da Tırnova’da çarlığını ilan etmiş ve Terter hanedanını kurmuştur. Bugün halen Makedonya’da Tırnova adında bir köyün adı mevcuttur. Terter kendi döneminde Moğolların himayesi altına girmeyi kabul ederek, ülkedeki Bizans’ın nüfüs ve müdahalelerine son vermiştir. Bu devirde Kuman Boyarları, Altınordu devletinin büyük komutanlarından Nogay’ın desteğiyle devlete sahip oldular. Ancak daha sonra Nogay’ın ülke üzerindeki nüfuzu daha da artmıştır. 1300 yılında Nogay’ın oglu kaka tahta geçer ancak kayınpederi Sretoslav Terter onu öldürerek tahtı geri almıştır. Daha sonraki yıllarda Tırnova’da toplanan Büyük Mecliste Çar ilan edilen Kuman Boyarı Şişman, devletin birliğini korumaya çalıştıysa da, Köstendil’de Sırp Kralı tarafından bozguna uğratıldı. Bundan sonra Sırplara tabi olurlar. Daha sonraki yıllarda ise Sırp İmparatoru Stefan Duşhan’ın ölümü ve Sırp imparatorluğunun parçalanması ile Bulgarlar bağımsızlıklarına yeniden kavuşmuşlardır. Osmanlı Türkleri Rumeliye geçtiklerinde, Bulgaristan’ın başında İvan Aleksandar Asen bulunuyordu. İlk Osmanlı Bulgar Mücadelesi Asen’le başladı. Asen Türklerin fethettikleri Kırklareli, Midye, Pınarhisar, Vizeyi geri aldı.1365’de ölünce Bulgaristan dörde ayrıldı. En büyük hisse Asen’in oğlu Şişman’a düşmüştü. Bulgaristan bu çar zamanında Osmanlı Devletine bağlanmıştır(17).
Birincisinde olduğu gibi ikinci Bulgar Krallığında da Kuman (Kıpçak) Türkleri büyük rol oynamışlar ve hakim sınıf durumunu devam ettirmişler.
ç). Peçenekler
889 yılında Volga Nehrinin batısına göçerek Don Irmağı kıyısına geldiler ve Azak Denizi ile Karadeniz kıyılarına yayıldılar. 950-1000 yılları arasında Volga ırmağı kıyılarından Karpat Dağlarına ve Tuna’ya kadar uzanan bölgeye hakim oldular. Peçeneklerin Volga Irmağının batısına geçmeleri Avrupa’da önemli siyasi olaylara yol açtı. Özellikle bu dönemde Peçenekler, Bizans ile ilişki kurdular ve Ruslarla mücadele ettiler. Rus prenslerinden Svyatoslav, Bizans’a karşı yaptığı bir seferde Bizans İmparatoru Joannes Tezimikes tarafından yenilgiye uğratılınca, dönüşte Peçeneklerin pususuna düştü ve öldürüldü (971). Aynı yıllarda Peçenek Rus mücadeleleri şiddetlendi. Ruslar, Peçenek saldırılarını durdurmak için Kiev’in güneyinde kaleler ve karakollar yaptırdılar ancak Peçenek saldırılarını önleyemediler. Bizans, bu savaşçı kavimle dostluk kurmuş ve Macar, Rus, Bulgarlara karşı kullanmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda Bizans, Bulgarları yenerek ülkelerine yerleşince Peçeneklerle Balkanlarda komşu oldular ve bu dostluk bozuldu. 1035 yılında Tuna’nın donanmasından yararlanan Peçenekler, Irmağın güney kıyılarını yağmaladılar. Bu akınlar 1036-1048’e kadar devam etti. Bu tarihlerde bir kısım Peçenek boyları birbirine düştü ve bazı boylar Tuna’yı geçerek Bizans’a sığındı. Bizanslılar bu Peçenekleri iyi karşıladılar; onları Tuna’nın kuzeyinden gelecek saldırılara karşı koyma şartıyl Silistre bölgesine yerleştirdiler. Bunlar sonradan Hriistiynlığı kabul ettiler. Bizanz hizmetine geçen Peçeneklerle Tuna’nın kuzeyinde kalanlar arasında mücadele devam etti. Kuzeyde kalan Peçeneklerin hakanı Turak Han 1049’da Tuna’yı geçerek Kegen emrindeki Peçeneklere saldırdı fakat yenildiler. Turak Han ve 140 Peçenek ileri geleni esir oldu. Bizanslılar esir Başbuğları İtsnabula getirdi diğerlerini Bulgaristan’a yerleştirdiler. İstanbul’a gelen Peçenek başbuğları burada Hristiyanlığı kabul ettiler. Bizanslılar bu Peçeneklerden 15 000 kişiyi Selçuklulara karşı kullanmak üzere Anadolu’ya geçirdiler; fakat bunlar Üsküdar’da, bu fikirden vazgeçerek Balkanlar’a geri döndüler ve Bizanslılara karşı mücadeleye giriştiler. Peçenekler Bizans kuvvetlerini Biakene’de yenerek Edirne’ye kadar ileriediler. 1050’de Peçenekler Edirne’yi kuşatamadılar ancak 1087’de başarılı oldular. 1087’de Kuman Türkleri Peçenek Türkleriyle birleşerek ’’Kuman-Peçenek Federatif Birliğini kurdular(18). Avar, Hun, Uz, Sorguç, Gagavuz, Bulgar gibi Türk etnik boylarını bu birliğin içerisine aldılar. Ancak, Bizanslıların entrikaları yüzünden bu iki kardeş birbirine girdi ve bu birlik sona erdi. Aynı tarihte Bizanslılar, Kumanlarla birleşerek Peçenekleri Lebinium’da ağır yenilgiye uğrattılar. Peçeneklerin bir kısmı Balkanları terk etmişler. Kalanlar ise milli kültürlerini yitirerek, bölge halkı arasında eriyip kaybolmuşlardır.
d). Kumanlar
Balkanlara gelen son Şamanist Türk kavmi Kumanlardır. Tahminen 11’nci asır başlarından itibaren Tuna’yı geçerek Balkanlara gelen Kumanlar Bizansla iyi ilişkiler kurmuşlardır. Peçenekleri mağlup ettiler ve zamanla hristiyanllığı kabul ettiler(19).
Tarihi kaynaklara göre; Müslüman yazarlarca ’’Kıpçak’’, Avrupalılarca genellikle Kuman ’’Sarışın’’, Bizanslılar tarafından ’’Koman veya Kuman, Almanlar tarafından ’’Falon veya Falp’’ ve Rus kaynaklarınca’’Polovest’’ diye adlandırılıyorlarmış(20)(21).
Kumanlar 1017’de Karahitayların baskısı ile batıya doğru göçtüler ve 1050 yıllarında Doğu Avrupaya yerleştiler. Kumanlar 1055’teki Rus kroniklerinde ’’Pavoltzi’’ ovalı olarak zikredilmektedir. Kumanlar, Rus steplerini kolayca istila ettiler, Slavları da himayeleri altına alarak, Rus ovalarının mutlak hakimi olmuşlardır. Bu yüzden Rus kroniklerinde ’’Ovalı’’anlamına gelen lakapla anılmaktadır. Kumanlar Bizanslılar tarafından kullanılmışlardır. 1103 yılında Ruslardan agır bir yenilgi alırlar.Ancak şunu unutmamaız lazım ki; Kumanlar Ruslarla 56 defa savaşmışlardır. Ukrayna Knezlerinden Vlademir’in idare etmiş olduğu savaş hariç; Rusları 55 defa mağlub etmişlerdir. Özellikle Tugar Han ile Bonjak Han’ın Rusları her savaşta mağlub etmiş olmaları, her yönden büyük bir komutanlık vasıf ve liyakatına sahip olduklarını göstermektedir(22). Bu yenilgiden sonra dağılan Kumanlar, zamanla yerlerini doğudan gelen Kıpçaklara bıraktılar. Bazı tarihçilere göre 1054 ile 1120 yılları arasında tarih sahnesinden çekildiklerini ileri sürmektedirler. Kıpçaklar, XIII yüzyıldaki Moğol istilası sırasında, işgal ettikleri bölgeyi terk etmişler ve Kıpçak Hanlığını kurmuşlardır. Kıpçak Hanllığı XIV yüzyıldan itibaren sınırlarını Kırım’dan Saray şehrine kadar genişletmiştir. Moğol istilasından sonra ise bazı Kıpçak grupları Macaristan, Bulgaristan, Rusya, Gürcistan, Mısır ve Süriye’ye dağılmışlar ve buradaki yerli halkla kaynaşmışlardır. 1087-1091 yılları arasında çok kısa bir dönem devam eden ’’Kuman-Peçenek Federatif Birliği’’ Bizans entrikalarıyla yıkılmasından sonra Kuman Türkleri Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Çek ve Slovakya içlerine girerekburadali Türk olmayan unsurların içerisinde erimişlerdir. Trakya, Makedonya, Bulgaristan’ın dağlık kesimlerinde kalmış olan pek çok Kuman Tük boyları, Osmanlı Türklerinin Balkan fetihleri sırasında kendilerini göstermişler ve gelen Osmanlı Türkleri ile birleşmişlerdir. Romanya, Macaristan, Avusturya, Çek, Slovakya’ya göç edenler ise Şamanizmi terk ederek Hristiyanlığı benimsemişlerdir. Hatta Kumanlardan pek çok kişi Hristiyan adlarıyla Bizans senatosuna bilr girmişlerdir. Bizanslıların en önemli saray muhafızları vardarlı Kumanlarmış(23). 1065, 1123, 1243 yıllarında Balkanlara daha birçok göç oldu. Kumanlar Makedonya’ya, Peçenekler ise Adritayit Denizine indiler. Peçenekler Karaferye’de yerleştiler. Ancak daha sonraki yıllarda gücünü kaybetmeye başlayan Kumanların bir kısmı Makedonya’da kaldı, bir kısmı Trakya’ya, birkısmı da Anadolu’ya götürüldü(24). Trakya ve Makedonya’nın dağlık kesimlerlinde kalmış olan Kumanlar, Osmanlı Türklerinin 1358’de Rumeliye geçişlerine kadar tamamen Şamanist olarak yaşamışlardır(25).
1360 yıllarda Osmanlı akıncı beylerinden Lala şahin Paşa ile Deli Balaban Kırcaeli, Darıdere, Ropçoz, Nevrokop, Petrikç’i ele geçirdiler. Bu bölgedeki bazı Yunan ve Bulgar beyliklerini mağlub etmek için Şamanist kumanlar Osmanlılara yardım etmişlerdir. Lala Şahin Paşa tarafndan Şamanist Kumanlara, yardım eden anlamına gelen ’’Pomaga’’veya ’’Pomak’’ sıfatı verilmiştir. 1361 yılında Rodoplar bölgesindeki 5-6 bin Şamanist Kuman Türk’ü kendi arzularıyla Müslüman olmuşlardır. Böylelikle Rodoplardaki ’’Pomak Türkleri’’ tarih sahnesine yeni bir sıfatla çıkmışlardır(26). 8 Austos 1389’daki I.Kosova meydan muharebesinde Osmanlı Türklerine her yönden öncülük, artcılık ve keşif kollarında yardımcılık görevlerini seve seve yerine getirdiler. Bu nedenle Rodoplardaki bazı Kumanlara Pomak(yardımcı), Vardar makedonyasındakilere ise Torbeş ve Goran(Dağlı), Sofya, Filibe’dekilere Şop(Yardımcı) isimleri verildi(27). 1358-1389 yıları arasında Kumanlar Şamanizmi terk ederek Müslüman olmuşlar ve böylece asıl kimlik ve kişiliklerini aldıkları Türk varlığına tekrar dönmüşlerdir. Müslüman Pomak Türkleri Osmanlı döneminde huzurlu,refah bir hayat sürdürmüşler. Ancak 1912’de Balkan Harbinin mağlubiyetinden sonra Rodoplarda, Pirin, Vardar, Ege Makedonyası’ndaki Pomak, Şop, Torbeş, Goran Türklerinden 650 bin kişi Bulgarlar tarafından tarihin en acımasız işkenceleriyle Bulgarlaştırılmışlardır. Bazıları Bulgar olmaktansa seve seve ölürüz diyerek kitle halinde ölmeyi tercih etmişlerdir(28).
Günümüzde Bulgarlar, Pomaklarının aslının Slav olduğu ve Osmanlı yönetimi altında zorla asimile edilerek, Müslüman yaptıkları iddiasındadırlar. Bu hususa gerekçe olarakta Pomakların konuştukları dilin içerisinde yüksek oranda Slav kökenli kelime olmasına bağlamaktadırlar. Ancak gerçekte bugün konuşulan Pomak Türk lehçesinin %30’u Ukrayna Slavcası, %25 Kuman-Kıpçakça, %20’si Oğuz Türkçesi, %15’i Nagoyca, %10’u Arapça’dan oluşmaktadır(29). Pomak Türk lehçesinde, Ukrayna Slavcasının %30 oranında bulunmasının nedeni, Kuman Türklerinin X-XI asırlarda Ukrayna, Lehistan, Besarbaya steplerindeki slavlarla olan temaslarından kaynaklanmaktadır. %10 Arapça ise, İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte dillerine girmiştir. Kıpçakça, Oğuz Türkçesi, Nagoyca ise türk lehçeleidir. Buradan anlaşılıyor ki Pomak Türkleri’nin dilinin Bulgarca olmadığı kesinlikle anlaşılmaktadır(30). Bugün Yugoslavya Makeonyasında(Vardar Makedonyasında) Kuman Türklerinin izleri mevcuttur. Gunümüzde adını koruyan Kumanova şehri yıllarca Kuman Türklerinin ticaret şehri ve başkenti olmuş ve adını bu Türk boyundan almıştır.(31 32)
Görüldüğü gibi Osmanlılardan önce Balkanlar ve Makedonya’ya hakim olan Birinci Devre Türklerin halen günümüze kadar uzanan izlerini inkar etmek ve bu konudaki tarihi gerçekleri saptırmak mümkün değildir.
Makedonya’nın Osmanlılar Tarafından Fethi
Türklerin Avrupa’da ve Balkanlar’da rol oynamaya başladıkları ikinci devre, 1353 de Anadolu’dan Rumeliye geçişleriyle başlar. Bu geçiş birincisinden farklı olarak Karadeniz’in güneyinden olmuştur. Birincisi daha önce belirtildiği gibi kuzeyden olmuştu. Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla Anadolu’da Türk boyları tarafından birçok beylikler kurulmuştur. Bunlardan birisi de Osmanlı Beyliği idi. Bu beylik Bizansla sınırdı. Bizansla verdiği mücadeleler sonucu Osmanlı Beyliği, Boğazlar ve Marmara Sahillerine kadar olan alana hakim olmuştu.
Osmanlı Birlikleri, 1353’de Süleyman paşa komutasında Çanakale Boğazı üzerinde, bir daha dönmemek üzere Rumeli’ye geçtiler. Osmanlı ordusunun Rumeli’ye geçişleriyle birlikte, Anadolu’dan göçmenler ’’Yörükler’’ getirilerek Gelibolu’ya yerleştirilmeye başlanmıştır. Türklerin Rumeli’deki etkinliği Avrupalıların dikkatini çekti ise de o dönem birbirleriyle mücadele ettiklerinden dolayı Osmanlılara karşı gerekli reaksionu göstrememişlerdir. Rumeli Fatihi Süleyman Paşa, kısa zamanda Bolayır’dan Tekirdağa kadar olan Marmara sahillerini ele geçirdi. 1363’de Edirne’nin fethedilmesi ve Sultan I. Murat’ın Lala Şahin Paşa’ya Filibe ve Zğra üzerine yürüme emri vermesi Bizansın iyice paniğe düşmesine neden oldu. Bu durum Bizans’ın Sırplar ve Makedonya’daki Bulgarlar ile irtibatını kesiyordu. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu Türkleri Avrupa’dan geri atmaktı. Bundan sonra Bizans dahil bütün Baklan devletlerin politikalarının temeli bu esasa dayandı.(38)
Macar Kralın teşfikiyle Macar Kralı Layoş başta olmak üzere, Bulgaristan, Sırbistan, Eflak Prensliği ve Bosnalılar birleştiler ve bir Haçlı ordusu kurdular. Macar Kralı Mayoş komutasındaki Haçlı ordusu Meriç nehrini ihtiyatsızca geçmiş, Edirne’nin yakınlarında yer alan Sırp sındığı mevkiine gelmişti. Düşmanın bu bölgedeki acemiliğinden faydalanmasını bilen Hacı İlbey emrindeki 10 bin kişilik kuvvet 50 bin kişilik Haçlı ordusunu gece baskını ile imha etmişlerdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)